Orta-Doğu’da metalürjinin kısaca anlattığımız bu gelişme öyküsüne koşut olarak bu konuda bir başka önemli odak teşkil etmiş olması düşünülen Çin’de bu serüven nasıl olmuştu? Bu öykünün, Orta Asya göçebe kavimlerinin iktisadî tarihini çok yakından ilgilendirmesi itibariyle bunun da etraflıca tetkikinde fayda mülâhaza edilir. Gerçekten Asya’nın o tarihlerde bu tek yerleşik medeniyetini, muayyen tekniklerde mucit ve “know how” satıcısı olduğu, peşin hüküm bahis konusu olmadan, iddia edilebilir. Herhangi bir yeni teknik ortaya atmadan Çin’den, çeşitli aracılar vasıtasıyla sızan “know-how” veya mamulü (veya yarı mamulü. Bu konuda elimize mehaz geçmedi) kendi hayat standardına optimum koşullarla intibak ettirmesini bilmiş olan işbu göçebe kavimler, bu sayede ve sair koşulların eklenmesiyle, tarihlere destan olmuş müthiş potansiyeli iktisap edebilmişlerdir. “Yeni teknik ortaya atmadan” derken biz sadece şu andaki konumuz olan metalürji alanını kastetmiş olduk.
M.Ö. I. binin ortasında Çin’in standart silâhları olarak bronz kamalar veya iki kenarı keskin düz kılıçlar zikredilir. M.Ö. yakl. 240’da bir kılıç amilinin ağzından “Beyaz metal (kalay) kılıca sertlik verir, sarı metal onu elâstikî kılar. Sarı ve beyaz metaller beraberce karıştığında kılıç hem sert, hem elâstikî ve böylece de en iyisinden olur” ifadesini duyuyoruz.[1]
Çin’de de, demirin tedricen bronzun yerini alması asırlar sürmüş olmalı. VII. yy.a ait uzun, saplı demir (muhtemelen meteor demiri) ve üstü bronz kaplı kama gibi âletler, müze vitrinlerini süslemektedir. Ama dönemin beyninde hissî mülâhaza yer etmiş görünüyor: “Lâtif metal, kılıç ve mızrak dökmekte kullanılır; köpek ve atlar, zevk için gidilen avın tadını tamamlarlar. Çirkin metal, (yabani otları) yatıran çapalarla (ağaçları) devren baltaları dökmek için kullanılır, velûd toprak üzerinde istimal edilir” deniliyor, devrin ifadesi Kuo Yü’de (Durumlar üzerine konuşmalar-M.Ö. VII. yy.). Çinli tarihçiler bu gibi belgelerin, demirin geniş ölçüde tarımsal âlet yapımına uygulanmış olmasına rağmen, daha bir süre silâhların bronzdan yapıldığına dair delil olduğunu ileri sürüyorlar. Kelimeleri tefsir edenler “lâtif metal”i bronz, “kaba” manasına gelen “çirkin metal”i de demir olarak anlıyorlar.
Elde sadece, sırasıyla biri dövülebilir (malleable), öbürü hayli kırılgan ham ve dökme demir bulunduğuna göre bronz, silâh imalinde, bazı faikıyetlerini devam ettirebilmiş. İntikal, bronzdan çeliğe olduğu kadar, bronzdan demire olamamış. Gerçekten, Avrupa’da da, meselâ kılıç ağızları demire dönüştükten sonra dahi, kabzanın bronzdan olmaya devam ettiği uzun bir intikal dönemi kaydediliyor.[2]
Şimdi de demirden ilk bahseden Çin kaynaklarını tetkik edelim. Shich Ching’de (Lirik Şiirler Kitabı) bulunan ve Dük Hsiang’a (saltanatı 776 – 764) atfedilen bir manzumede, dört adet koyu kurşunî attan müteşekkil bir takım, ssu thieh şeklinde ifade edilmektedir. Thieh’in fonetiği bir kurşunî renk gibi başlamış olmalı. Bu da, demire ilk atıf olabilir. Biraz ilerde Thieh, bir mahal adı olarak karşımıza çıkıyor; burada demir cevherinin bulunduğunda şüphe yok. M.Ö. 493’de, bu kabil bir mahal yakınında vaki bir muharebe, Tso Chuan’da. geçiyor. Bu kitabın verdiği başlıca bilgi, M.Ö. 512’de demir kazan (chu ting) dökümü hakkında olup işbu dökme kazan – tencere konusuna ilerde geleceğiz. Chin eyaleti halkı, nazır Chao Ytang tarafından, bu kazanın dökülmesine bir çeyrek tondan fazla (bu hesap, ku lâfzının bir ölçü olarak telâkki edilmesi şartıyladır. Kaldı ki bu ifade, “körükle işlenmiş” demir, dökme demir manasına da gelebilir) demir harcanmış.[3]
V. yy.ın başlangıcı meşhur ilk demir silâh imalâtçılarının faaliyetlerinin devri oluyor.[4] M.Ö. IV. yy.ın metinlerinde, bugünkü Szechuan, Shensi ve Kansu eyaletlerinde hem demir, hem de çelik (yu thieh yu lou) üretildiği mukayyet. 310’larda da yemeğin madenî ve toprak kaplarda piştiği, sabanın bir demir ucu (thieh kéng) haiz olduğu biliniyor. Chi Hsia akademisyenleri (yakl. 318-290) tarafından kaleme alınmış Kuan Tzu kitabında demir vergisinden söz eden ünlü bahiste her kadının iğne ve çakıya, her çiftçinin bir çapa ve saban demirine, her araba imalâtçısının bir balta (keser), testere, biz ve keskiye ihtiyacı bulunduğu zikrediliyor. Bu tarihten itibaren imal edilen dökme demirden tarımsal âletler, müzeleri süslemektedir.[5]
M.Ö. III. yy. Çin’de demir ve çelik üretimi bakımından ciddî bir dönüm tarihi oluyor. Bu zamanda artık kılıçlar da, mızrak uçları gibi tamamen bu metallerden olmakla kalmayıp bronz kılıçlara nazaran boyları da uzuyor. Bronzların 80 cm boyuna karşılık demir kılıçlar 95 ve hatta 120 cm’e kadar çıkıyor. Mezkûr asrın ikinci yarısı, nerede ise fabrika mikyasında faaliyet sayesinde büyük servet toplamaya muvaffak olan, kadın ve erkek “kapitalist” veya sanayicinin ortaya çıkması ile belirgin oluyor. Bu kadın ve erkekler arasında birçoğu, demir endüstrisinin kontrolü sayesinde, ülkenin millî hayatı içinde ciddî mevkileri ihraz etmişlerdi. Bine yakın sayıda delikanlıyı istihdam eden demirhane sahibi Chao Shih, bunların arasında.[6] Bir buçuk asır sonra ise, Han döneminde, tuz ve demir istihsali üzerinde ciddî devlet kontrolünü görüyoruz.[7]
Lügatçe üzerindeki tetkiklerden Çin’de, demir bilinir bilinmez, bu metalin ergitilip dökülebildiği sonucuna varılıyor. Batı, nam-ı diğer Eski Dünyada ise, hadiseler tamamen değişik şekilde oluşmuş, demirin ilk işlenmesi ile ilk dökülmesi arasında 2500 yıl geçmiş.
Çin’de bu metalürji tekniğinin Batı’ya doğru yayılması hususunda elde kayıt mevcut: M.Ö. yakl. 130’da, bir Çin sefaret erkânından kaçan metalürji ustaları, dökme demir tekniğini Fergana ve Parth ülkesine yayıyorlar.[8] Eski Dünya’nın Batı kısmının en eski demir âletlerinin bazıları, demirin karbürize edilmesi şekliyle (semantasyon) çelikleştirilmiş, daha sonrakilere su verilmiş, Roma dönemi âlet ve silâhları, aynı zamanda temperleştirilmek suretiyle de elde edilmiş.[9] Aynı devrelerde Çin’de yüksek fırın ve kupol ocağı, klasikleşmiş birer tesis olarak görülürken Batı’da ilk yüksek fırın ancak XIV. yy.da ortaya çıkıyor.
Dökme demir ve çelik tekniğinin ateş tuğlası istihsaline bağlı olması itibariyle Çin’in meşhur “toprak sanayii”nin inkişafı işbu tekniğinkine geniş ölçüde yardımcı olmalı. Nitekim Han dönemi yüksek fırın bakiyelerinin tespitinde hendesî şekli haiz yine devir tuğlalarının varlığı, cürufun yanı sıra, müspet delil olarak kabul ediliyor. Yakıt olarak sadece odun kömürüne rastlanıyor, körüklere tatbik edilmiş hayvan veya su kuvvetine dair delil ele geçmiyor. Körükler, muhtemelen, hükümet köleleri tarafından çalıştırılıyor.[10]
Bildiğimiz kadarıyla Antik Çağ ve Ortaçağ boyunca ergimiş demir veren yüksek fırın, Çin dışında, dünyanın hiçbir ülkesinde malûm değildi. Ancak, çok yeni bazı çalışmalar, Kuzey İran’ın (Mazenderan, Elburz silsilesinden Güney’e ve Hazer Denizi’nden Kuzey’e doğru uzanan alan) geleneksel yüksek fırınlarını hedef almıştır. Küçük (3 m.den az yükseklikte) olmalarına rağmen bunlar, tıpkı Çin usulü yatay ahşap su çarkları ile müteharrik çift körük ve sidenit (Khalibit) cevheri kullanarak günde 200 libre (yakl. 90 kg.) kadar dökme demir üretiyorlar. 1400’lerden önce İran’da demir ergitme tesislerinin varlığını tevsik eden yazılı belgeler ele geçecek olursa (belki de Needham’ın bunları yazdığı 1958 yılından bu yana geçmiştir…), bunların sadece Çin’den türediği değil, aynı zamanda Ortaçağ Avrupa’sında ilk dökme demir üretiminin başlamasına vasıta oldukları tahminine yol açar.
Bir diğer mutavassıt bölge de, hiç şüphesiz, Türk kültürü bölgesidir. Frankfurt-am- Main’da, 1486’da, “havalı ocak”ta, yani madenle yakıtın temas etmediği bir ocakta, demir ergitip Avrupa siderürji’sinde (demir metalürjisinde) bilcümle reverber ocaklarının (puddling, open hearth vs.) dedesi olmak itibariyle önemlidir. Usta George ise, daha önce uzun süre Türkiye’de sultanın top dökmecisi olarak yaşamıştı…
Handricourt (“La Fonte en Chine; comment la Connaissance de la Fonte de Fer a pu venir de la Chine antique à l’Europe médiévale” in Techniques et Civilisations, Vol. 2, 1952, s. 37), dökme demir teknolojisinin yayılma öyküsünün tetkikinde filolojik yöntemi basiretle kullanmış olup Batı dillerinde dökme demir (cast iron, fonte, Gusseisen) için özel tabir bulunmamasına karşılık birçok Orta Asya dillerinde mukabil terimin varlığına işaret etmiş. On dört kadar dilden alıp delil olarak ileri sürdüğü bu kabil yirmi dörtten fazla sözcük Doğu Türkçesi’nin çöjyön kelimesine bağlı gibi görünmektedir: Rusça ve Bulgarca çugun, Karait Türkçesi’nde çoğun, Osmanlı Türkçesi’nde çöygen, Uzbekçe çugin vs.
Bu sözcükler, işbu dillerde demir için kullanılanlardan farklı olup Türkçe temir, Moğolca temur“dur. Rumence, her ne kadar çaun, dökme demirden tencereyi ifade etmekte ise de, dökme demir karşılığında kullanılan tuçin, Türkçe tuç-tunç’tan alınmış olup Farsça tutuya“ya (Türkçe “tultya” = çinko. İngilizce tutty = Ham çinko oksidi; Geç Lâtince tutia, Arapçada, Farsçadan alınma tutiya) bağlıdır.
Türk kültürü bölgesinin metalürji tarihçesinde kısa bir cevelân, bu tekniklerin yayılma yollarının saptanmasında faydalı olabilir. M.Ö. II. yy.da Büyük Hun Devleti’nin kuruluş tarihlerine ait olup kurganlardan çıkan demir gem, halka, ok uçları, Hunların Kuzey sınırında saf bakır çağının bitip demir devrinin başladığını gösterir.[11] Altay dağlarında Göktürk çağına ait (M.S. IV.-VI. yy.) Katanda buluntuları, Macaristan’daki bazı Avar mezarlarındakilerle benzerlik arz ediyor. Bronz dökmeciliğinde ağaç model ve kuma kalıplama tekniği ayniyet gösteriyor.[12] Baykal Gölü’nün Doğu’sunda Ulan-Ude kenti civarında Göktürklere ait demir döküm yerleri ve ocakları bulunmuş olup bunların VI. veya daha sonraki yüzyıllara ait oldukları sanılıyor.[13] Altay dağlarında yumuşak ve sert olmak üzere muhtelif cins çeliğe rastlanmaktadır. Buralara giden seyyahlar, ora halkının “çok mahir demirciler” olduklarını kaydetmişler. Altay bıçakları Rus bıçaklarına tercih edilirlermiş. Altaylı demirciler özellikle kaynak tekniğinde çok usta imişler.[14] Yenisey Kırgızlarının da (VI.-VIII. yy.) demiri işlemekteki maharetleri mukayyettir. [15]Volga Bulgarları (XIII.-XIV. yy.) için de tarih, aynı şeyi belirtiyor.[16] Biz yukarda Juan Juan’ların “demirci köleleri”nden söz etmemiş miydik?…
Handricourt, mezkûr sözcük bağlantılarından Orta Asya dillerinin Çinceden aldığı ve dökme demir mamûl ve tekniklerinin Batı’ya doğru yol almasını takip eden bir kelimenin mevcudiyetine işaret ettiğine inanmaktadır. Muhtemelen bu kelime şu (çu) olabilirse de sorun filolojik araştırmalara açıktır. Mutlak manası ile bunun anlamı (demiri) “izabe etmek – ergitmek” olup bizatihi Çincede dökme demir, tek sözcük yerine ikili sêng thieh (ham demir) (“seng”, Farsça “taş” manasınadır) ifadesi ile tanımlanır. Tekli özgül sözcüklerin varlığının bahis konusu tekniklerde zaman kıdemi ifade etmesi halinde Handricourt’un mantık silsilesi bizi Asya Türklerinin bütün demir dökmecilerin en eskisi olarak kabul etme sonucuna götürüyor. Bu ihtimal, yabana atılacak türden değildir. Her şeye rağmen, M.Ö. IV. yy. sidérürjisi daha fazla açıklığa kavuşturulmaya muhtaçtır.[17]
Isıl işlemler ve özellikle su verme ile temperleme işlemleri Han devri Çin’inde olduğu kadar Grek ve Roma dünyasında da biliniyordu. Ancak, çeşitli çelik cinsleri arttıkça Çinli demirciler de asırlar süresince, imal ettikleri darbe silâhlarının evsafını sürekli olarak ıslah etmeye muktedir olmuşlar, çeşitli tipleri tabakalar halinde birbirlerine kaynak ederek hayli mürekkep kılıç ağızları imal etmişler. Bu tekniğe Grek ve Romalıların aşina olmalarına karşılık Kelt ve Merovinjian sahaları da (I. ilâ IX. yy.lar) buna yabancı kalmamışlardı. Çin kültür sahası içinde çelik imali konusunda en önemli husus, dökme demirin bolluğu idi. Yüksek karbon içerikli demirin elde edilebilme keyfiyeti, çelik üretimi için dövme demir veya dövme blumun tek hareket noktası, dolayısıyla semantasyon yolunun da tek çare olmadığını ortaya koyar. Avrupa’da, XIV. yy.ın sonundan önce durum bunun tamamen tersi olmuştu. Semantasyonun eski Çin’de bilinip kullanılmış olmasının düşünebilmesine rağmen daha ilk devirlerden itibaren çeliğin çoğunun, dökme demirin soğuk üfleme altında dekarbürasyon yöntemiyle elde edildiği açık gibidir. Bu itibarla belki de IV. yy.da bazı dahi metalürjistler yumuşak demirle dökme demiri birlikte ısıtma fikrini geliştirip böylece her iki metalin karbon içeriğinin ortalamasını almayı, bunun bir tekininkini redüklemeye yeğ tutmuşlar. Bu tertip tekniğini, daha uygun bir ad bulunana kadar “müşterek izabe-ergitme” (co-fusion) tesmiye edeceğiz.[18]
Şimdi, konuya mütedair bir metin zikrederek biraz VI. yy.ı yaşayalım: “Kılıcın belkemiğini imal etmek için yumuşak demir kullanırdı. Su vermek için beş hayvanın idrarı istimal edilirdi ve bir diğer su verme yöntemi için beş hayvanın yağı. Bu kılıçlar otuz tabaka zırhı kesebilirdi.”[19] Bir diğeri Thao Hung-Ching diyor ki: “Dökme demir kilit, üç ayaklı kazan ve tencere gibi ateşte kolayca kırılmayan şeyler içindir. Çelik, ham dövme demirle yumuşak demir beraberce karıştırılıp ısıtıldığında elde edilir. Bu da kılıç ve orak yapmak içindir.”[20]
1637’de Sung Ying-Hsing, yine kayda değer önemli bilgi veriyor: “Çelik yapma usulü aşağıdaki gibidir. Yumuşak demir bir parmak genişliğinde ve çoğu kez bir- buçuk inç uzunluğunda ince safihalar halinde dövülür. Bunlar yine yumuşak demirden saçlar içine sarılır ve bunun tümü, üste istif edilmiş dökme demirden parçalarla sıkıştırılır. Ocağın üstü çamur (veya kil) ile sıvanıp eskimiş hasır, sandallarla (ayakkabı) takviye edilir. (Hasır ve köselenin yanmasıyla karbon elde edilir). İstifin tabanı da aynı şekilde çamur (veya kil) ile sıvanmıştır. Geniş ocak pistonlu körükleri harekete getirilir, ateş yeterli bir sıcaklığa yükseldiğinde ilk önce dökme demir değişmeye uğrar (yani ergir), damlaya ıslata yumuşak demire nüfuz eder. Bunlar birbirleriyle birleştiklerinde dışarı alınıp dövülürler; sonra yine ısıtılıp çekiçlenirler. Bu işlem çok kez tekrar edilir. Elde edilene genellikle “kütük” ya da “ıslatılmış çelik” adı verilir.”[21]
Sert ve yumuşak çeliğin birbirine kaynak edilip her ikisinin niteliğinden, yanı sırasıyla ilkinin sert ve buna mukabil de, kırılgan oluşu, diğerinin yumuşaklığına karşılık kolay kırılmaması keyfiyetinden başta özellikle darbe silâhları (kılıç vs.) olmak üzere sair tarımsal ve diğer âletler imalinde istifade edilmiş (VI. ve VII. yy.lar). Yukarda söylediğimiz gibi Roma dünyası bu tekniğe yabancı kalmış, buna mukabil Kelt, Cermen, İskandinav ve Slavların yumuşak demiri çeşitli derecelerde semantasyonla çelikleştirdikleri, tetkikler sonucunda anlaşılmış. Cermen demircilerin başvurdukları dikkate değer bir usul de, odun kömürüne kaz tersi ilâve etmeleridir. Böylece sement’in azot oranını artırarak semantasyonu “nitrürleme” (yüzeyden azot emdirme) şekline ifrağ edip yüzey sertliğini daha da artırma yoluna gitmişler.[22] Her şeye rağmen bu tekniğin gerçek beşiği hâlâ tarihin karanlıklarından çıkamamış durumda. Tahminler, işbu yöntemlerin Çin ya da Kelt menşeli olmamaları halinde bunların Kuşan ya da Aksu’da doğmuş olmaları, bu ihtimalin varit olmaması halinde de Sarmatlar, Hunlar ve Eski Türklerin böyle bir tekniğe odak teşkil etmiş olmaları merkezindedir.[23]
Kılıcı teşkil eden çeliğin sathının arz ettiği “balık bağırsağı”, “sarılmış yılan” ve “çamhare” şekilleri Çinli yazar Shen Kua’nın kaleminde gizemli niteliğini muhafaza ediyor (yakl. 1083). Bunlar şüphesiz “demşkî” (damascening) tabir edilen “meneviş”lerdir (Buradaki “meneviş” tabiri, bilinen ısıl işlemden faklı mana ifade eder. Çeliğin yüzeyinde beliren çeşitli şekildeki hareler kastedilmiştir). Mezkûr şekiller birkaç yoldan elde edilebilir: Bir taraftan yukarda sözü edilmiş kaynaklı çeliklerde, Hindistan’ın, semantasyon ürünü wootz çeliği ve yine Çinlilerin “müşterek ergitme” prensibi ile elde edilmiş çeliklerde belirgindir. Fiilen, bir hiperötektoid çelik bahis konusu oluyor.[24] Bütün Ortaçağ boyunca Hayderabad’da meydana getirilip Herat gibi merkezler yoluyla Hindistan’dan ihraç edilen işbu yüksek nitelikli, potada elde edilen wootz çeliği, İslâm âleminin hiperötektoid çelik kökenini oluşturuyordu. Bu çelik, sonradan, Suriye, İran ve öbür İslâm ülkelerinin ünlü “Şam kılıcı”nın hammaddesini teşkil ediyordu. Ancak bundan sonra, mamul yüzeyinin arz ettiği şekiller, Fransa’dan Çin ve Japonya’ya kadar Kuzey’in kaynaklı silâhlarındakinden tamamen farklı usulde elde ediliyordu. Modern metalürjinin doğuşunda Hint-İslâm wootz’unun payı büyüktür. “Şam Kılıcı”nın menşe ve imal şekli hakkında malûmat Avrupa’ya, Chardin ve Tavernier gibi seyyahlar eliyle XVII. yy.da tedricen yayılmaya başlamıştı. IX. yy.ın ünlü Yakub İbn İshak el-Kindî’si (Doğ. Basra), işbu çeliğin Seylan’dan geldiğini söylüyor, Tavernier ise Golgonda’dan (Hayderabad yakınlarında halen yıkılmış bir kent) ihraç edildiğini tahmin ediyor. Her halükârda bu çelik Suriye, Irak ve İran’da dövülmekteydi. Birunî, bunun Hindistan’dan, yumurta biçiminde topaklar halinde geldiğini, Rûm (Anadolu)’da yapılan kılıçların basit, yani mütecanis (homogen) olduklarını bildiriyor.[25]
Silâh imali için sert ve yumuşak çeliğin kaynak edilmesi tekniğine I. ilâ IX. yy.lar arasında bazı Kuzey Avrupa kavimlerinin de, özellikle Kelt ülkelerinin aşina olmaları keyfiyeti, usulün odağının Orta Asya’da, belki Sinkiang kentlerinin birçoğunda, aranmasının gerektiğini ortaya çıkarıyor.
569’da Bizans İmparatoru Justin II, Türk hanı Mokan Han nezdine Zemarkh’ı göndermiş, elçi Sogdian’a vardığında Türkler kendisine demirler takdim etmişlerdi. Zemarkh, bunların demir çıkmaz diye maruf olan memleketlerinde demir çıktığını anlatmak istediklerine hükmetmişti.[26] Türk Şamanizm’inde demire kutsiyet atfedilir. Ebülgazi: “Türkler Ergenekon’dan çıktıkları günün yıldönümünde bir mesireye toplanırlar, hususi bir merasimle bir demir parçasını ateşte kızdırırlar; Han bizzat kızan demiri ateşten çıkarır, örs üzerinde çekiçle döver; halk da bu günü kutlu sayıp bayram eder” diyor.[27] Bu itibarla Zemarkh’ın “demirle temizleme”ye tabî tutulmuş olması ihtimali de varittir. Kılıç üzerine yemin de yine demirin kutluluğu ile ilgili olmalı.
Bildiğimiz gibi, Altaylar’a sığınan Hiong-nu’ların bakiyeleri ile Juan Juan’lar, demircilikle uğraşıyorlardı.[28] Hiong-nu’ların ahfadından olup Juan Juan’lara tabî bulunan T’u-kiu’lar da Altaylar’da metalürji, demircilik sanatı ile iştigal ediyorlardı, 540’lara doğru.[29]
Selenga nehri ve Baykal Gölü civarında Hun çağının tarım kültürüne ait çok sayıda saban demiri ile orak ele geçmiştir. Saban demirleri üzerinde Çin yazılarının bulunması, Kuzey Moğolistan’daki tarım kültürü üzerinde Çin etkisinin delili olduğu kadar[30] demirin Çin’den ithal edildiği veya Çinli ustalara imal ettirildiğini gösterir.
Buna karşılık XIII. yy.da Moğol askerleri bakırdan zırh giyerlerdi.[31] Cengiz Han ordusunda her neferde ok, yay, baltadan başka, lâzım olunca bir şey bilemek için bir eğe, bir kunduracı bizi ile müteaddit iğne ve iplik; iyi müsellâh olanlarda bir de biraz eğri bir kılıç bulunurdu (Bilindiği gibi Moğollar, mümkün mertebe yakın muharebeden kaçınırlardı). Bakırdan zırh ve miğferleri demir pullarla süslü idi.[32]
Cengiz Han, İran ve Çin’den çok sayıda usta celp edip bunlara silâh imal ettirirdi.[33] Bunların özellikle demir ve çelik işlemiş oldukları düşünülebilir.
Metalürjinin günümüz Anadolu’sunu ilgilendirmesi melhuz öyküsü böylece özetlenirken, ortada araştırmaya açık hayli mesele bulunmaktadır: Aslan Yürekli Richard’ın, demirleri bölen ağır (darbe tesirli) palasına karşı koyan, Selâhaddin’in “havada ipekli mendili ikiye bölecek” kadar keskin hafif kılıcını kim nerede, ne ile dövmüştü? Dört misli kalabalık kuvvetli hezimete uğratan Alparslan’ın silâhının Romanos’unkinden farkı ne idi? Kosova, Niğebolu veya Mohaç’ta, ağır zırhlı bir şövalyeyi boyundan koltuk altına ikiye ayıran daire kavisli ince kılıç, Yeniçerinin eline hangi “ikmal ambarı”ndan veriliyordu? Yukarıdaki kısa hikâye, bu sorunların araştırılmalarında rehber olabilir. İçinde bulunduğumuz asrın (XX. yy.) ilk yarısı içinde “filâncanın av tüfeği çok makbul, sarma demir’den; falancanın çiftesi meneviş’li çelikten” diye bahsedildiğine bu kitabın yazarı çok kez tanık olmuş, silâhları da görmüştü. Bunlar, yukarda sözünü ettiğimiz “sarılmış yılan” ve meneviş’ten, yani harelerden başka bir şey değillerdi. Tüfekler nerede yapılmıştı? Hatırlamıyoruz. Bugüne dek şöhretini devam ettiren Bursa bıçakçılığı hakkında da tetkikatta bulunamadık. Ünü, çeliğin niteliğinden midir? Böyle ise ham demirin menşei nedir? Bütün bunlar başlı başına bir etüt konusu olabilir.
1838’de Moltke, Harput’tan şu mektubu yazıyor: “… sevimli Hazru kasabacığını ve zarif camiini gördük… Ertesi gün dağlardan ilerleyerek Lice’ye, 4. akşamı da cebrî yürüyüşle Zivan-Maden’e vardık… Zivan’da Hafız Paşa bir yüksek fırın yaptırdı (Chatillon adında bir Fransız bir yüksek fırın yapmak için buraya gönderilmiş fakat mahallî makamların çıkardığı zorluklar yüzünden bir şey yapamamış, o sırada Hafız Paşa gelmiş ve çarçabuk işi tamamlattırmış). Dünyada bundan zengin, aynı zamanda daha kolay faydalanılabilecek bir maden daha bulmak zor. Burada yerin altına girmeye lüzum yoktur, çünkü alabildiğine her tarafta dağlar ve dereler küçük büyük kara taşlarla örtülüdür, bu taşları sadece ele almak, yalnız ağırlıklarından ne kadar çok maden cevheri ihtiva ettiklerini anlamak için yeter. Burada bir asırda işlenebilecek kadar maden gün ışığına serpilmiş duruyor.”[34]
Anadolu’nun nerelerinde böyle fırınlar vardı? Bunlara dair sistematik bir çalışmaya rastlamadık. Belki MTA’da vardır veya Üniversitelerde münferit tezler halinde durmaktadırlar.
Handricourt’un arkasından gelerek Türkçede “dökme demir” manasına gelen ve Kazan Türkçesi kaynaklı çöğen, çögien sözcüğüne rastlıyoruz. Bunun Çağatay kaynaklı olanı da çögan, coghen olup çögan kazan, dökme demir tencere karşılığındadır (BTL). Burada, aynı manaya gelen Rumence çaun ile benzerlik belirgindir.
DS’nde çoğen için “özellikle Çerkezlerin pasta yapmakta kullandıkları dökme (demir?), dibi yuvarlak tencere” (Es, Sk, Ada, Tk) tarifi okunuyor. Biz, dökme demir tencereye ülkede rastlamadıksa da bunun Rusya ve ona komşu ülkelerde bolca kullanılıp bakır yerine asırlar önce ikame edilmiş olduğu kaydediliyor. 1950’lerde, Bulgaristan’dan memlekete hicret etmiş soydaşlardan öğrendiğimize göre hükümet, o günlerde oralarda kıt olan bakırdan mamul kap kaçağı halktan toplayıp yerine dökme demirden tencereler vermiş. Bu tencereler aslında, bakıra göre ısıyı çok daha uzun süre muhafaza etmekte (kalorifik volan) olup Rusların ünlü lahana çorbaları (borç), mujikin evinde bunların içinde sürekli kaynardı. Bu ince dökme demir tencere dökümü tekniğini Rusların asırlar önce Çin’den aldıklarını tahmin ediyoruz.
Abdülaziz devrinde ıslah ve genişletilmiş Tophane-i Amire, ihya edilmiş Haliç tersaneleri. Cumhuriyet döneminin ilk ustalarını vermiş olan yuvalardı. Bunlar, meneviş’i de biliyorlardı, sarma demiri de. Çeliğe, cinsine göre su verme hususunda da tecrübeye dayanan büyük maharet sahibi idiler. Belleğimizde kalanlar arasında tüfekçi Dikran ustanın, Ortaköy, Dereboyu caddesine girişte sol taraftaki, avcıların devam ettiği küçücük dükkânında yaptığı çifte (av tüfeği) horoz yayları, “Avrupa’nınkilerden üstün”dü. Ancak bunlar hangi hammaddeyi, hangi imal merhalesinden itibaren işliyorlardı?…
O çağlarda ülkemizde “alaşımlı çelikler” fazlaca bilinmiyor, çoğunlukla “karbonlu çelikler” kullanılıyordu. Bunlara su vermek de, bunları menevişlemek de, ampirik bir takım bilgilere dayanıyordu. Örneğin “acı su verilmiş” çeliğin kırılganlığını, sertliğine fazla halel getirmeden menevişleme sıcaklığı, çelik soğutulurken aldığı “güvercin göğsü” renkten anlaşılırdı (yakl. 190 °C)…
Bütün inhitata rağmen bir ampirik çelik teknolojisi çağımıza ulaşmıştı, endüstriyel altyapısı ile birlikte. Birinci Dünya Harbi müttefikimiz Almanlar tarafından sökülüp götürülmüş Bessemer çelik ocaklarının temelleri 50’li yıllarda Camialtı tersanesinde hâlâ görülüyordu.
Çelik işlemede olduğu kadar dökmecilik geleneği de hayatiyetini muhafaza ederek devrimizi idrak etmiş. Bu konularda büyük ölçüde üretimin, 70’li yıllara kadar Devlet fabrikalarının bir nevi tekelinde bulunduğu devirlerde, yani en azı ikinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar, dökmecilik küçük zanaatçının işi idi. Bu vesile ile bir kişisel gözlemimizin zikri yerinde olacaktır. Mezkûr devirlerde, İstanbul’da Menderes’in yıktırdığı, dükkânlardan oluşmuş Kalafatyeri’nde modelci ve pik (dökme demir) dökmecilerinin büyük bölümü Rumca veya İtalyanca konuşan; sarı (pirinç), kızıl (bronz) ve alüminyumunkiler ve yine Perşembe-pazarı’nın başlarında faaliyet gösteren “muslukçu”larla tulumba imalcilerinin çoğunluğu Ermeni yurttaşlarımızdandı (Tulumbalar genellikle pirinçten yapılıyordu, musluklar gibi).
Dökmecilikle ilgili terimlerin birçoğu Batı dillerinden aktarılmış sözcükler alarak karşımıza çıkıyor. Ezcümle, dökülecek parçanın ahşap (bazı hallerde de madenî) numunesi model, bunu yapan zanaatçının adı da modelci’dir. Dökülecek parçanın içinde bir boşluk meydana getirebilmek için kumdaki kalıba yerleştirilen yine kum kitlesi maça adını taşır. İtalyanca massa-mazza kitle, topuz; mazzo da demet, paket karşılığında olup ματσο dahi aynı manadadır. Maça’yı yerleştirebilmek için maça kalıbı’ndaki çıkıntılara porta başı denir ki bu kelime Fransızca tête de portê’nin tam tercümesidir. Model’i kumdan çektikten sonra kumda (kalıpta) kırılan kısımları düzeltmekte kullanılan, bir ucu düz, öbürü yuvarlak “kaşık”a spatula denir ki bunun Lâtincesi de aynı olup kelime spatha’nın ism-i tasgiri (diminutif’i)dir. Yunanca σπαδησπαδιξ, Fransızcası da spatule’dir. Kalıp veya maça‘nın uzun kısımlarının bel vermesini ve dolayısıyla kopmasını önlemek üzere kumun içine vaz edilen demir (tel) teçhizat spingula tesmiye edilir. Lâtince ve İtalyanca spina, diken, çengel’i ifade eder. Gerçekten spingula bu tariflere uygun şekiller arz eden bir tür “bel kemiği”dir. Bazı hallerde yüksekten yoğun halde dökülen ergimiş metali karşılayan kumun kopup kalıbı bozmasını önlemek üzere kalıp kumunun o kısmına geniş başlı çiviler gömülür ki bu çiviler, dökmecinin dilinde karfiça diye geçer. Yunanca χαρφι, çivi, χαρφιζ de iğne, şiş karşılığındadır. Büyük dairevî parçaların kalıplanması için bazı hallerde pahalı olabilecek tüm model imalinden kaçınılıp kalıp, ucuna parçanın profiline uygun bir küçük model’in bağlı olduğu “pergel” kullanılır ki dökmecilik ağzında bunun adı arda olup BTL bu kelimeyi Garp Türkçesinde oluşmuş olarak, torna kalemi karşılığında gösteriyor. Aynı sözlük “Lehçe-i Osmanî”den naklen bunun için “çıkrıkçıların ve sair esnafın çevirdikleri trabzon ve kehrubâ ve çubuk gibi şeyi yontmak ve kütük silmek için ana tuttukları timur kalem” diye. Dökmecilikte de arda, kum çeviriyor (Resim 147). Demirsiz metallerin içinde ergitildiği, demirlilerin de ergitme ocağından alınıp içine doldurulduğu ve onunla kalıba döküldüğü kaba pota denmektedir ki sözcük, İtalyanca patta‘dan devşirmedir.
Pota içindeki ergimiş madenin üstünde yüzen cürufu temizlemek ve onun kalıba dahil olmasını önlemek üzere kullanılan demir çubuk kremar tesmiye edilir. Biz bunun da İtalyanca, sütün üstüne çıkan kaymağı ifade eden crema’dan (Fransızca creme) galat olabileceğini tahmin ederiz.
Kalıbın içinde yapıldığı madenî veya ahşap çerçevelere verilen derece adının, Türkçedeki aynı kelime ile uzaktan yakından ilişkisi görülmüyor. Bunun dahi yine İtalyanca doğrultmak, tesviye etmek manasına gelen drizzare’den bozma olması ihtimali aklımıza geliyor.
Dökme demirin ergitildiği klasik kupol ocağı da adını İngilizce cupola’dan almıştır (Almanca Kupelofen, Fransızca cubilot). Bunun çeşitli aksamının adı da yine Batı dillerinden geçmiştir. Örneğin hava giriş mecralarına verilen evan adı, Fransızca évent’dan gelmedir. Ocağın ağzında, ergimiş metali pota’ya ulaştıran “dere”ye yular denmekte olup bu da Fransızca karşılığı harnais İngilizce harness (koşum takımı)den tercüme bir tabir olmalı.
Kupol ocağının tabanına vaz edilen ilk yüksek kömür tabakasına yastık adı verilir ki bu daha Fransızca aynı şeye verilen paillasse (aslında ot minder) adından mülhemdir.
Bütün bunlar, özellikle demir dökmecilik tekniğinin Doğu’dan kopup son yüzyıllarda tamamen Batı’ya bağlanmış olduğunu gösterir. Halen Çin’in kalkınmasına geniş ölçüde yardımcı olan demir metalürjisi geleneğine benzer bir dökmecilik geleneğine Anadolu’da rastlamadık. Esas itibariyle, bu tekniğin ürünleri şehirlerden kasaba ve köylere erişir. Bu itibarla, günlük hayatta kullanılan her türlü eşyada madeni aksam asgarî miktarda olup bu eşyanın esas malzemesi tahtadır. Su kapları, çanaklar, çatal kaşık, üretimde kullanılan birçok âlet, yabalar, kürekler hep ahşaptan mamuldür. Demirin işlenmesi yarı-mamulü tahvilden ibaret olup demirci ustası (geygel, Sm. Ama, To), saç veya çubuktan nal, bunun için dört köşe profilli kara çivi (Fransızca carré’den), menteşe, kapı kilidi, maşa, sacayak vs. imal eder, kağnı tekerine çember geçirir, çeliği zot eder (kazma, balta gibi araçları çelik ekleyerek onarmak-Tr, Rz, Ar). İki demiri birbirine “demirci kaynağı” ile birleştirmekte de mahirdir. Beyaza yakın derecede (nâr-ı beyza) kızdırılmış demirler, birbiri üzerinde dövülerek kaynatılmadan önce (o sıcaklıkta oksitlenmeyi önlemek üzere) kaynaktaşı-mermen (Mr) öğütülüp kaynak edilecek uçlara serpilir. Bu, silisli bir kum taşından ibarettir.
Metalleri işleyen başlıca iş tezgâhları da adlarını Batı’dan alırlar. Torna, freze, planga vs. Keyfiyet, çeşitli el âletlerinin bir kısmı için de varittir. Breyz (delme âleti-İngilizce brace), spinoza (çinko kıvırma âleti, muhtemelen İtalyancadan, makinata (ayna‘ya geçmiş boru ağzını açıp sıkan âlet, İtalyanca macchina’dan); boru, kazancılık ve buhar makine ve tesisleri ile ilgili ve çoğu İngilizceden alınmış birçok sözcük zikredilebilir. Bunların arasında Almancadan geçmiş tabir de yok değildir: Gaz ve sıvıyı dışarı verme, blof, ablauf’tan galattır.
Buna karşılık, yukarda da görmüş olduğumuz gibi bir bakırcılık geleneği yaygındır. İbn Batuta Erzincan’da bakır madeni bulunup evani (kablar) ve kandiller imal edildiğini yazıyor.[35] Evliya Çelebi de, Erzurum’dan geçerken, kazancıların çekiç darbeleriyle muayyen musiki makamlarını icra eylediklerini söylüyor. (C. IV, s.39). Tokat’ta yapılan kapların dış ülkelere ihraç edildiği kaydedilmiş.[36] 1838’de Moltke Tokat’tan bahsederken şöyle diyor: “Burada maden yok, veya hiç değilse işletilmiyor. Maden cevheri Ergani’de topraktan temizlendikten sonra maden külçeleri halinde, altı günlük yoldan, kal edilmek (tasfiye edilip ergitilmek) için buraya getiriliyor. Neye buraya getiriyorlar, anlayamadım.
Kasabanın ortasından akan bir dereyi tanzim etmeyi düşünememişler, bundan faydalanmıyorlar. Sefil tahta barakalar içinde ekmekçi fırını gibi iki sıra kal fırını, insanların çektiği körükler ve ağaç kömürü yığınları, işte meşhur Tokat kalhanelerinin bütün vasıtaları bundan ibaret.”[37] Kendisinde maden bulunmamasına rağmen bazı bölgelerin daha Asurlular zamanında bakır tasfiye ve işlenmesinde şöhret sahibi olduğunu, bunlardan birinin Habura, yani Tokat civarındaki Niksar olduğunu görmüştük. Bu Pontos kentleri, Khalib’lerin geleneğini devam ettiriyor demektir. Daha birçok mahallin yanı sıra Kayseri, Maraş ve nihayet İstanbul’un bakırcılığı da hayli şöhrete ulaşmıştır. Bu sonuncu büyük kentte Bakırcılar semti, başlı başına bir zanaatçı merkezi olmuştu.
Bakır eşya, halk arasında bir zenginlik ifadesidir. Yeni gelin, düzdüğü bakır kap kaçağın çokluğu ile övünür. Gerek saf bakır (burada saf bakırdan kastımız alaşımsız bakır olup içindeki adem-i safiyetler dikkate alınmamıştır), gerekse bunun kalay ve çinko ile alaşımlarından sırasıyla kızıl (bronz) ve sarı’dan (pirinç) yapılan, çoğu bezemeli şamdanlar, fenerler, kandiller, mangal ve siniler, buhurdan, gülabdan, vazo ve divitler, alemler vs. dışında, günlük yaşamında sürekli kullanılan kap kacak, şekil ve boyut itibariyle tamamen standartlaştırılmış olup örneğin tencereler, sahanlar, birbirinin içine mütenasip şekilde geçen seriler teşkil ederler. Sahanların kenarları, kendini çevresi boyunca, çapa göre değişen, çoğu kez tekrar eden aynı bir motifle süslü olup bu motifin kesme kalıbı da, boy boy, her bakırcıda aynıdır (Şekil 4). Bunlar, yani tamamen dairevî olanlar, sığama yöntemiyle sığamacı’lar tarafından, ince bakır levhadan yapılır. Bunun için levhalar önce, imal edilecek sahan, tencere vs.nin ölçüsüne (No.suna) göre muayyen (standart) çapta kesilir, sonra sığama tezgâhı’nda (basitleştirilmiş torna), dönen çoğu kez ahşap kalıp üzerine, ustanın koltuğu altından idare edilip bir ucu tezgâhın kenarındaki bir desteğe dayanan molu vasıtasıyla yatırılır. Burada malzeme, plastik deformasyonla uzayarak kalıp üzerine sığanır. İbrik vs. gibi ağzı daralan eşyanın kalıbı dilinli olarak yapılıp, bunlar sığamayı müteakip, önce ortadaki konik kama çekilip alındıktan sonra, pense ile teker teker çıkarılır. Bu gibilerin sapı kulp ve saire gibi müteferrik akşamı çoğu kez sarı’dan dökülüp gövdeye perçinle tutturulur. (Bu teknik alüminyum kaplara da aynen uygulanır. Örneğin, ordu için yapılan mataralar bu dilimli kalıplarda önce yuvarlak olarak şekillendirilirler, sonra preste yassıltılırlar).
Bu eşyaların en makbulü, daha kalın malzeme (yani sığama tezgâhında yatırılamayacak kadar olanı) ve çok daha üstün bir ustalık gerektirmesi itibariyle dövme bakırdan olanlarıdır. Bunun örsü kazantabı, çekici de ayak miyanesi’dir (Maraş bakırcı tabirleri). Her tarafta az çok aynı standardın ürünü mamul dışında her bölgenin de, kendine özgü bazı kap kaçağı ve sair ürünü vardır. Bitlis’in uzun saplı, kepçe şeklindeki kabı, çer hetun’un ne maksatla hizmet ederek oranın günlük hayatına girdiğini öğrenememiştik. Çok daha hacimli önemli bir örnek vermiş olmak için Isparta’nın gülyağı imbiklerini zikredelim.[38] Bunlar mahallî hirfetin yine standart imalâtından oluyorlar.
Bütün bunların yarı-mamul malzemesi, yani çeşitli kalınlıklardaki saclar, bildiğimiz kadar büyük kentlerde kurulu, iki iri merdaneli basit haddelerden çekilmiş saclar olup bunların hammaddesi, yani kütüğü, Ergani ve / veya Murgul blister’i (elektrolizde tam tasfiye edilmemiş, %2’ye kadar adem-i safiyet içeren bakır) ile potaya atılan arayiş’in “ara iş”, yani imalât artığı kırpıntılar ergitilip kuma dökülmesi ile elde edilir.
Özellikle besin maddeleri ile ilgili ve ciddî hacim tutan bakır mamulleri, zorunlu olarak kalaylama zanaatını da beraberinde sürükleyecekti. Böyle de olmuş. Köyde kentte kalaycı, sık aranan bir hizmeti arz eden adamdı. Kalaycının çırağı iki eliyle bir yere tutunup ayaklarının altındaki kapları bir toprakla (kil ile) uğar. Bu arada kaba etleri de, tıpkı koyun kuyruğu gibi, sağa sola bullanır (GA III).
***
Bizans başkentinin ekonomik hayatı ile ticaret hukukunu aktaran en ciddî kaynak olan Eparkos tes Poloes’de bakır satışının gümüşçülere yasaklanmasının dışında, bakırcılar ve bakır ticaretine ait daha fazla bilgi bulunmuyor. I. Basileios (867-886) ve VI. Leon (886-912) dönemleri arasındaki kanunlarda da meslek loncaları ele alınmış. Bakırcılıkla ilgili bir başlık olmasına karşın, metnin gerisi bulunmuyor.
Konstantinopolis semt adlarından faydalanarak, bakırcıların Halkoprateia’da, yani Ayasofya’nın Doğu’sunda yerleşmiş oldukları görülüyor. Halkoprateia adının kökü bakırcılıktan gelmektedir. Mezkûr semt, I. Basileios’un kentte başlatmış olduğu yapı ve onarım programında yer almakta, ancak kaynaklar sadece burada Meryem Ana Kilisesi’nden bahsetmektedir. VII. yy.ın ortalarında yazılmış Aziz Artemios’un hayatını anlatan bir eserde ise, Domninos revakında çalışan Kilikyalı bir bakırcıdan (Halkeus ya da Halkotupos) bahsedilmektedir. Anlatıldığı üzere kazan, tencere, tava, kâse gibi açık formlu kaplar, genelde dövme tekniği ile yapılır, bakırcı, önceden dökümle elde ettiği ince bakır levhasını ısıtır ve çekiçle vurarak şekillendirirdi. Levha, saf bakıra belirli bir oranda kalay katılarak elde edilirdi. Böylece kalay, yumuşak bir maden olan bakırın sertleşmesini sağlardı. Aksi halde saf bakırın yüzeyini bozmadan üzerine süslemeler kazımak zor olurdu.


Işıklandırma âletleri (polycandela, yağ lambaları, şamdanlar) buhurdan ve kişisel dinî eşyalar, daha çok seri halinde kalıplara dökülürdü. Dökümü kolaylaştırmak için bakıra, kalayla birlikte kurşun ve çinko da katılırdı. Dekor, kalem ve keskilerde özgünleştirilirdi. Bizans’ta polycandela’ların delik işi süslemeleri, kesme ve delme âletleriyle gerçekleştirilebilse de daha çok seri döküm tekniği yeğlenmekteydi.
Gümüşçü ve kuyumcuların modellerinden esinlenerek, hattâ aynı kalıpların kullanılmasıyla elde edilmiş bakır ziynet eşyaları da var. Altın ve gümüş bilezik, küpe, kemer tokası ve haçların, bakır alaşımlarından yapılmış kopyalarına rastlanıyor.
Bakırcılara talep sadece özel kişilerden değil, kilise ve manastırlardan da gelmekteydi. Başlıca siparişler, ışıklandırmaya yönelik eşyalarla birlikte, ayinlerde kullanılan kutsal takımlardan oluşuyordu; kutsal şarap kadehi (kalis), kutsal ekmeğin takdim edildiği tabak (paten), ekmek kutusu, kaşık ve maşrapa. Orthodox ayininin ayrılmaz parçalarıydı. Kilisenin hazine odasında saklanan bu eşyalar genelde gümüşten olup X-XI. yy.lara ait, kalaylanmış bakır örnekler de bulunuyor (yüzeydeki kalay gümüş izlenimini veriyor).
Dinî eşyalarda bitkisel ve geometrik süslemelerin arasında Hz. İsa’nın hayatından sahneler, tahtta oturan Hz. İsa, İncil yazarlarının büstleri, dua eden aziz figürleri ve Meryem Ana tasvirleri, kabartma ve kazıma usulüyle işlenmiş. Kazıma dekorun oluşturduğu yivlerin savatla zenginleştirildiği de görülüyor. Bu teknikle benzeri bitkisel veya geometrik dekor, aynı çağlarda gelişen İslâm bakırcılığında da geniş çapta kullanılmıştır.
Konstantinopolis bronz işçiliğinin bir başka yüzünü de XI. yy.ın ikinci yarısında Amalfi’li tüccar Pantaléone tarafından İtalya’ya gönderilmiş dev kapılar oluşturmaktadır. Amalfi’liler aynı zamanda Roma’ya Bizans ayin kapları, şamdanlar ve dokuma kumaşlar da ihraç etmekteydiler. Roma’nın sur dışında bulunan St. Paul Kilisesi’nin kapıları, Konstantinopolis atölyelerinde çalışan Süryanî döküm ustası Stavrakios’un imzasını taşımaktadır. Kapıların kanatları, dökümle elde edilmiş levhalardan oluşur. Her levhada gümüş kakma dinî sahneler tasvir edilmiştir. Aynaroz’daki Büyük Lavra Manastırı’nın bronz kapısı da muhtemelen başkent atölyelerinde yapılmıştır.[39]
Bu bronz örneklerden biri de, Resim 148’de biri görülen halen Venedig-San Marco Piskoposluk Kilisesi’nin ana portalının üstünde duran, altın yaldızlı bronz dört at oluyor. Bunlar 1204 yılında Konstantinopolis’te imal edilmişler.
Bu vesile ile antik çağlara ait üç örnek veriyoruz (Resim 149, Resim 150 ve 151). Bunlar dökümcülük zanaatının nerelere kadar geri gittiğini açıkça gösteriyorlar. Biz bu kitapta dökümcülüğün ayrıntılarına konumuzun dışında olması itibariyle girmedik. Hep Anadolu metalürjisinin kökenlerinin peşinde olduk. Dönelim bakırcılığa.
İstanbul’un fethinden sonra bu kent Türkler tarafından yeniden kurulmaya başlandığında inşa edilen çarşı ve atölyeler arasında “kazgancı” olarak adlandırılan bakırcı dükkânlarının önemli yer tuttukları görülmekte. İstanbul’da ilk bakırcı atölyeleri Fatih döneminde Uzunçarşı’nın aşağılarında kurulmuştu. Bugünkü Tahtakale sınırları içinde yer alan Uzunçarşı’da 45 dükkân bulunmaktaydı. Fatih Vakfiyesi’nde Uzunçarşı, “Yahudi Kilisesi (Havra-Sinagog), Murad Paşa Hanı ve Hacı Timurtaş mülkü” ile sınırlanmış.
Osmanlı belgelerine göre XVI. yy.ın ikinci yarısından itibaren bakırcılar Süleymaniye, Pitpazarı, Kumkapı, Fındıklı, Yedikule ve Unkapanı’nda bulunmaktaydı. Ayrıca seyyah, tarihçi ve coğrafyacıların eserlerinden de Galata, Beyoğlu, Tahtakale, Uzunçarşı Başı Sokağı (Mercan), Kapalıçarşı ve çevresinde toplandığını biliyoruz.
Bakırcıların üretecekleri kap kacakta uymak zorunda oldukları kurallar, ilki Yavuz Selim döneminde (1512-1520), öbürü IV. Mehmed döneminde (1648-1687) yayınlanmış kanunnamelerde belirlenmiş.
Gerek Osmanlı belgelerinden, gerekse Topkapı Sarayı’ndaki Ehl-i Hiref Mevacib defterleri’nden öğrenildiğine göre, İstanbul’daki bakırcıların büyük bir bölümü hem Balkanlar’dan, hem de Anadolu’dan gelmekteydi. Balkanlar’dan gelen bakırcılar özellikle Saraybosna’lıydı. Anadolu’dan gelen bakırcıların çok büyük bir bölümü ise, Tokat, Kastamonu ve özellikle Trabzon ve yakın çevresindendi. Böylece İstanbul atölyelerinde bir taraftan Anadolu’nun geleneksel kap formları üretilirken, üzerlerindeki bezeme ve işlemelerin de yer yer Balkanlar’daki motiflerden meydana geldiği görülmüştür.[40]
[1] Joseph Needham.-The development of iron and steel technology in China, London 1958, s.1.
[2] ibd., s.2
[3] ibd., s.3, infra.
[4] ibd., s.4
[5] ibd., s.5
[6] ibd., s.7
[7] ibd., s.8, infra
[8] ibd., s.7
[9] ibd., s.8, infra
[10] ibd., s.9
[11] Bahaeddin Ögel. – op. cit., s. 51.
[12] ibd., s.115, 121.
[13] ibd., s.139.
[14] ibd., s.163.
[15] ibd., s.218, 219.
[16] ibd., s.246.
[17] J. Needham – op. cit, s.22 – 23.
[18] ibd., s.23.
[19] ibd., s.26.
[20] ibd., s.29.
[21] ibd., s.29-30.
[22] ibd., s.43.
[23] ibd., s.44.
[24] ibd.
[25] ibd., s.45.
[26] Deguignes. – op. cit., c. II, s. 295.
[27] Osman Turan. – 12 Hayvanlı Türk Takvimi, s. 44.
[28] Deguignes. – ibd., infra.
[29] R. Grousset. – op. cit., s. 125.
[30] Bahaeddin Ögel. – op. cit., s. 89.
[31] M. d’Ohson. – op. cit, s.20.
[32] ibd., s.169.
[33] ibd., s.171.
[34] H. Von Moltke. – op. cit, s.226.
[35] Seyahatname, s. 328.
[36] Perihan Çetin. – Etnografya müzesindeki bakır eserler üzerine araştırma, in TED I,1965, s. 95.
[37] H. von Moltke. – op. cit., s. 160
[38] Ayrıntıları için bkz. Kültür kökenleri C. II/3, s. 456 – 457 ve şekil 145 ilâ 147, fot. 103
[39] Brigitte Pitarakis-Bakırcılar. Bizans dönemi, in Tarih Vakfı, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi
[40] Oktay Belli ve İ. Gündağ Kayaoğlu-Bakırcılar. Osmanlı dönemi, in Tarih Vakfı, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi.