Dinler tarihinde küçük Asya’nın son derece önemli bir konumu bulunduğu bir gerçektir. Ana Tanrıça’dan (Kybele), Dionysos’tan, Artemis, Aphrodit, Apolion’dan ve hattâ Mithra’dan, Ahura,… Mazda’dan geliniyor peygamberlere: Zerdüşt, Mani… Bütün bunları Küçük Asya ya tevlit etmiş ya da bunlara kucak açmış.
Tenevvü, tören ve drama, hep birlikte, Küçük Asya’nın, daha başlardan itibaren, tarihini renklendirmişlerdir. İlk yerleşim merkezleri de bu yarımadada bulunmuyor mu: Beldibi, Çatalhüyük, Hacılar, Can Hasan, Alişan, Alaca Hüyük?… İnsanoğlu buralarda, on bin yıl önce, göçebe yaşamı terk edip toprağı işler hale gelmiş olmalıdır. Çoban Kabil ile tarımcı Habil’in tragedyası da buralarda vaki olmuş gibi sanki: balattan efsaneye dönüşmüş sonra da yazıya geçmiş bu öykü. Kitâb-ı Mukaddes’te kaydedilen olayların önemli bir bölümü Anadolu’da geçiyor. Ve burası Doğu’dan Batı’ya mal ve fikirler akımının köprüsü oluyor.
İlk saptanıp korunmuş kayıtlar arasında “Kitâb-ı Tekvin”, yazar ya da yazarlarınca bilindiği kadarıyla dünya uluslarının karşılıklı ilişkilerini hikâye ediyor. Bu öykü şöyle bir varsayıma dayanıyor: Bütün insanlar Nuh’un üç oğlunun, Sam, Ham ve Yafet’in ahfadıdırlar. Ulusları bu üçünden birinin altında toplayarak yazar, bir ilişkiler modeli çiziyor. Şam’ın ahfadı kabaca Batı Samîleri; Ham’ınki kabaca Mısır, Etiopya ve Doğu Afrika ve buna ek olarak Babilonya, Ninive, Asurlular, Ken’anlılar; yazarın Kuzey ve Batı’sındaki insanlar da Yafet’in ahfadı olarak toplanıyor. Böylece de Nuh’un ahfadı olarak sıralanmış isimler, Anadolu’nun eski sakinlerinin bazılarını içermiş oluyor. İsrail’in bütün tarihi, Tanrı’nın Ahit’le bağlandığı ve tarih boyunca müdahale ettiği bir ulusunki olmaktadır, bildiğimiz gibi.
Yakın-Doğu dilleri hususunda birkaç nokta, farklılaşmış insanların kayıtları arasından adların nasıl takip edilebileceğini göstermede yardımcı oluyor, Özel adlar genelde, onları türetmiş olanlardan çok daha uzun ömürlü oluyor. Karşılıklı ilişkilerin tespitinde verilerden bir tanesi Samî dillerde, ezcümle İbranice, Arapça, Aramîce, Akkadça, Finikece vs. sözcüklerin üç harften oluşan bir köke (sülâsi) sahip bulunmaları olup bunlara çeşitli sesli harf, ön ve/veya sontakılar eklenmesiyle bunlar değişik manalar ifade edilebilirler. Örneğin Tevrat’ta “grm”, Togarma’dır; Asur metinlerinde bu, Tilgarimmu ya da Tegarama oluyor; günümüzde de, büyük ihtimalle Sivas’la Malatya arasındaki Gürün oluyor.[1]
“Nuh’un oğulları Sam ve Ham ve Yafet’in zürriyetleri bunlardan: ve tufandan sonra onlara oğulları doğdu. Yafet’in oğulları Gomer ve Mecüc… ve Yavan ve Tubal ve Meşek ve Tiras. Ve Gomer’in oğulları: Askinaz ve Rifat ve Togarma. Ve Yavan’ın oğulları: Elişa…”
“Ve Ham’ın oğulları: Kuş ve Mitsraim ve Put ve Kenan. Ve Kuş’un oğulları: Seba ve Havila ve Sabta… Ve Kuş Nemrud’un babası oldu; o, yeryüzünde kudretli adam olmaya başladı. O, Rabb’in indinde kudretli avcı idi; bundan dolayı: Rabb’in indinde Nemrud gibi kudretli avcı, denilir. Ve onun krallığının başlangıcı Şinar diyarında Babil ve Erek ve Akkad ve Kalne idi. O, diyardan Aşura çıktı ve Ninive’yi ve Rehobat-iri… yi bina etti…” (Tekvin X/l-14). Bu Nemrut (metinde Nimrod) bizi çok eğleyecek. Adının verildiği dağ var, volkan, krateri ile (Resim 2). Sonra onu, halk İslâm’ının benimsemiş olduğu İbrahim’e zulmünün aşağıda göreceğimiz öyküsünde zikredeceğiz. Devam edelim “Tekvin”in yazdıklarını izlemeye. “Ve Kenân… babası oldu ve sonra Kenân’lı kabileler dağıldılar. Ve Kenânlının hududu Sayda’dan Gerar’a giderken, Gaza’ya kadar; Sodoma ve Gemorro’ya, …”
“Eber’in bütün çocuklarının atası ve Yafet’in büyük kardeşi olan Şam’a da çocuklar doğdu. Şam’ın oğulları: Elam ve Âşur ve Arpakşad ve Lud ve Aram. Ve Aram’ın oğulları… (Tekvin X/15-32).
Ve şimdi Babil Kulesi’nin öyküsü:
“Ve bütün dünyanın dili bir ve sözü birdi. Ve vaki oldu ki, Şarkta göçtükleri zaman, Şinar diyarında bir ova buldular ve orada oturdular. Ve birbirlerine dediler: Gelin, kerpiç yapalım ve onları iyice pişirelim. Ve onların taş yerine kerpiçleri ve harç yerine ziftleri vardı. Ve dediler: Bütün yeryüzüne dağılmayalım diye, gelin, kendimize bir şehir ve başı göklere erişecek bir kule bina edelim… Ve Âdemoğullarının yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için Rabb indi. Ve Rabb dedi: İşte, bir kavmdırlar ve onların hepsinin bir dili var ve yapmaya başladıkları şey budur ve şimdi yapmaya niyet ettiklerinden hiçbir şey men edilmeyecektir. Gelin, inelim ve birbirlerinin dilini anlamasınlar diye, onların dilini orada karıştıralım (ibd. XI/l-8).”
Devam edelim. “Ve Rabb onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı ve şehri bina etmeyi bıraktılar. Bundan dolayı onun adına Babil denildi; çünkü Rabb bütün dünyanın dilini orada karıştırdı ve Rabb onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı” (ibd. XI/8-10).
Buna mecbur da değildi ama bize ne? Biz işimize bakalım.
“Sam’in zürriyetleri bunlardır. Sam yüz yaşında idi ve tufandan iki yıl sonra Arpakşad’ın babası oldu ve Arpakşad’ın babası olduktan sonra, Sam, beş yüz yıl yaşadı ve oğullar, kızlar babası oldu” (Hikmeti Hûda!…).
Ve yüzlerce yıl yaşayan ahfat!
“Ve Terah’ın zürriyetleri bunlardır. Terah, Abram’ın, Nahor’un ve Haran’ın babası oldu ve Haran, Lüt’un babası oldu. Ve Haran, doğduğu memlekette, Kildanîlerin Ur şehrinde babası Terah’ın önünde öldü. Ve Abram ve Nahor kendilerine karılar aldılar; Abram’ın karısının adı Sara ve Nahor’un karısının adı Milka idi; o, Milka’nın babası ve İska’nın babası Haran’ın kızı idi. Ve Sara kısırdı, onun çocuğu olmazdı. Ve Terah oğlu Abram’ı ve Haran’ın oğlu torunu Lût’u ve gelini Sarâ’yı oğlu Abram’ın kansı beraber aldı ve Ken’ân diyarına gitmek üzere Kildânilerin Ur şehrinden onlarla çıktı ve Haran’a geldiler ve orada oturdular” (Tekvin XI/8-32). Abram-Avram (β) “b-v” değişmesiyle bizim İbrahim oluyor. Öbürlerini de tanıyoruz, Harran’ı bildiğimiz gibi.
Şimdi bu “ahfat”ı, tarihçi gözüyle yerlerine oturtmaya çalışalım:
Gomer, muhtemelen Herodotus ve Homeros’un bahsettiği ve Asur yazıtlarında sözü geçen Güney Rusya’nın Kimmerleri olmalıdır. Gog ile Magog’dan ilerde söz edeceğiz. Ama şimdiden Tevrat’ın söylediklerine kulak verelim: “Ve bana Rabb’in şu sözü geldi: Âdemoğlu, Magog diyarından olan, Ros’un, Meşek’in ve Tubal’ın beyi Gog’a yönel ve ona karşı peygamberlik et…” (Hezekiel XXXVIII/l-2). Bu ayet ve bunların devamından da Magog’un bir diyar, Gog’un da “atlı, ağır esvap giyinmiş (zırh?), büyük ve küçük kalkanlı, kalabalık bir cumhur” olduğu anlaşılıyor. I. yy. Yahudi tarihçisi Josephus, Gog’u İskitler olarak teşhis ediyor. Yavan, muhtemelen Küçük Asya’nın Ege kıyılarında İonya oluyor. Tubail-kain de “tunç ve demir, bütün keskin âletleri döven” kişi olarak geçiyor (Tekvin IV/22). Asur kaynaklarının zikrettiği Tubal Kayseri civarında olmalı. Ya da Tubal adı, Toros adıyla bağlantılıdır (?). Meşek, Mita adlı bir krala sahip Muşkiler olup bunların başkenti Gordium idi. Bu Mita, zenginliği ve eşekkulaklarıyla ünlü Phrygia kralı Midas olmalı (Resim 3).
Aşkenaz’ın, günümüzde, Almanya Yahudilerine verilen ad olmasına rağmen Tevrat’ın Aşkenaz’ının İskit’ler olacağı varittir.
“Eber’in bütün çocuklarının atası ve Yafet’in büyük kardeşi olan Şam’a da çocuklar doğdu. Şam’ın oğulları: Elam ve Aşur ve Arpakşad ve Lud ve Aram” (Tekvin X/21-22). Bunlardan İbrani Lud sözcüğü Lydiaya teşbih edilebilir. Aram ise, Aramî’lerin atası olarak tüm Suriye’yi ifade eder.
Anadolu ile ilgili daha birçok ad geçiyor, Ahd-ı Atik’te. Bunların ayrıntılarına girmeyeceğiz.[2]
Yer ve ulus adları da yer alıyor bu Kitap’ta.
“Ve gemi (Nuh’un gemisi) yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat (Ağrı) dağları üzerine oturdu” (Tekvin VIII/4). “Memlekette bayrak dikin, milletler arasında boru çalın, milletleri ona karşı hazırlayın, Ararat, Minni ve Aşkenaz krallıklarını ona karşı çağırın…” (Yeremya LI/27).
Ahd-ı Atik’te anlatıldığı şekliyle Nuh’un gemisi öyküsü, daha eski Gilgameş Destanı’ndakinin yeniden işlenmişi oluyor. Fırat taşmış olmalıydı… “Ararat” olarak okunan Tevrat sözcüğü pekâlâ “Urartu” olarak da okunabilir şöyle ki metin sadece “rrt” sülâsisini veriyor ve uygun sesli harfler araya girmelidir. Urartu, Doğu Anadolu’nun Kuzey-Doğu’sunda bir krallığın adı olmasının ötesinde “uzak bir diyar” ve kuzey’de bir diyar anlamına gelen bir sözcük de olmaktadır.[3]
Tevrat’ın Harran’a karşı ilgisi, ilerde göreceğimiz gibi, İbrahim ve ailesinin ikamet yerlerinden biri olması itibariyledir. Babası Terah ile birlikte Ur’dan buraya geliyorlar ve baba, burada ölüyor. İbrahim Ken’ana geçtikten sonra bile ailesinin bir bölümü Harran’da kalıyor. Daha sonra İshak’a kadın bulmak için buraya dönüyor. Harran, Esau tarafından ölümle tehdit edilen Yakub’un sığınma yeri oluyor. Yakub’un kuyusu (Bir Yakub), surların bir kilometre kadar Batı’sında hâlâ Harran ve mücavir köylerin içme suyu kaynağı olduğu gibi, zamanında, İbrahim’in kölesi “akşam vakti, kadınların su çekmek için çıktıkları vakit develeri şehrin dışarısında su kuyusu yanına çöktürdü… Ve vaki oldu ki… Rebeka, testisi omuzunda çıka geli…” (Tekvin XXIV/11-15).
İshak’ın karısı olacak olan Rebeka böylece Harran’ın kuyusunun başında “görücüye çıkmış” oldu. Bu kuyu bu tür hayırlı işten yana ün salıyor, Tevrat’ta: Yakub da, dayısı Laban’ın kızı Rahel’i burada “…öptü ve yüksek sesle ağladı” (Tekvin XXIX/11) ve sonra da aldı.
“Her zaman doğru olduğu gibi Küçük Asya toprağı, fikirlerin gelişmesini kendi asıl yerlerinden değişme, uygulama ve üreme yerlerine taşımakta insanlar için köprü vazifesi görmüştür. Çoğu kez, insanların bir araya getirip burada kaynaştırdıkları ve bundan da yeni ve devrimci bir şeyler yarattıkları geçmişin bilgisinin birçok şekli olmuştu. Bu, geniş ölçüde Aziz Paulus’un Hristiyan ilahiyatına katkısıdır. İbrani ve yakın-Doğu düşüncesinin bir terkibi”.[4]
“Paulus’un felsefesinde Doğu düşüncesiyle Hellen’inki sıkı bir birlik halinde karıştırılmış, tıpkı bir kimyasal terkibe dahil olmuş iki element gibi… Daha olgun yaşlarında Judaism Hellenismi, dünya ile birlikte genişleyebilene ve birbirlerine etkileşimde bulunulabilene kadar, genişletmiştir.”[5]
Aslına, dinlerin birliği bir vakıadır. Biz bu konuda herhangi bir mistik ya da felsefi spekülasyona girmeyeceğiz.
***
Günümüzde “Küçük Asya’da seyahat eden herhangi bir kişi, hangi dinden olursa olsun, (hattâ pagan olsun), bu topraklarda bir “kutsal” yer ya da kişiyi mutlaka bulur, buna dair çok çeşitli aziz kemikleri, mendilleri… ile birlikte.
Ahd-i Cedid’in Kitâb’a geçmiş yerlerinin başında, İsa’nın ilk muakıplarının “Hristiyan” adıyla tesmiye edildikleri yerin adı olan Antioch-Antakya ilk olarak akla gelir. “Küfr” nedeniyle Stephan’ın Kudüs’te recmedilmesinden (33-34) sonra, İsa’nın muakıplarının dağıldığı ve bunların çoğunun dağılıp doğdukları yerlere döndükleri görülüyor. “Yedi itibarlı kişi”den biri olan Antakyalı Nikola, Yahudiliğe geri dönmüştü ve topluca inananların iki dilli uygulamalarını üstlenmişti. Yahudi olmayan birçok Antakyalıların eklenmesiyle bir seçkin ada gereksinme vardı ve bu yeni ad da, Hristiyan, belki de 40. yıllar civarında kullanılır olacaktı.
Antakya İskender’in generallerinden biri tarafından yeniden kurulup tesmiye edilecekti: Seleucus Nicator, bu adı, babası Anitiochus’a izafeten vermiştir. Antakya civarı topraklarının zaptı İskender’in Avrupa ve Asya’yı tek bir Hellenik uygarlık ve tek bir hâkim idaresinde birleştirmek büyük stratejisinin adımlarından biri olmuştu. Antakya’nın Asi suyu ve Küçük Asya ile güney topraklarını bağlayan ana yol üzerinde bulunması itibariyle Seleucus Nicator, İskender’in hayal etmiş olduğu Helenleştirmeyi sürdürebilmek için mükemmel bir konumda bulunuyordu. Bu itibarla da Antakya, onun Suriye krallığının başkenti olmuştu.
(Aziz) Paulus, Peter (Piyer) ve Barnabas zamanında Antakya uzun süre önemli bir kent olmuştu. Burada durumu iyi olan büyük bir Yahudi cemaati vardı ve havralarının bazılarından Septuagint, Yunan dilinde okunur, ayin bu dilde icra edilirdi. Keyfiyet, buradaki Yahudilerin, Kudüs’tekiler kadar muhafazakâr olmadıklarını gösterir. Aynı zamanda Hristiyanlığın Kudüs’ten değil de Antakya’dan dünyaya yayılmış olmasının nedenlerinden biri olmaktadır. Kentin biraz doğu’sunda bir sırtın dibindeki bir mağara, Aziz Peter Mağarası olarak bilinir. Hristiyanların içinde gizlice toplandıkları bu mağarayı Haçlılar keşfetmişlerdi (Resim 4).
Hıristiyan öncesi dönemde Antakya’da yüksek ahlâki ve ruhani Yahudi Tanrı telâkkisinin cazibesine tutulup bundan etkilenmiş bir pagan (gentil) cemaati teşekkül etmeye başlamıştı. Hattâ Paulus ve Barnabas’ın bunlara vaaz etmelerinden önce bile, yüksek tabakadan çok kişi Peter’i Caesarea’dan dinlemeye gidip vecd ü hal diliyle konuşmaya başlamışlardı ve yeni dinde vaftiz olmuşlardı. Kendiliğinden olgunlaşmış böyle bir meyveyi Peter kaçıramazdı. Görmüş olduğu bir düşten söz ederek onlara hitap etmişti; ama bunu yaparken de Yahudi dinine uymayan bir harekette bulunmuş, başka ırktan birilerini ziyaret etmişti…
Bütün bunlardan tarihte kesin bir dönüşüm gelişecek, evrensel kilisenin temeli atılmış olacaktı. Bundan böyle Nazareth’li İsa sadece Orthodox veya Helenleşmiş Yahudilerin değil, bütün insanlığın halâskârı olacaktı.
Yabancıların işe dâhil edilmeleri Antakya’da şiddetli tartışmalara neden olmuştu şöyle ki Musevi uygulamasına göre Sünnet olmamış kişilerin necata erişip erişemeyecekleri sorunu ortaya çıkmıştı. Ama Paulus ile Barnabas, hayli pragmatik tutumla bu işin de üstesinden geleceklerdi.
Her ne kadar Tarsus, Paulus’un doğduğu yer idiyse de Antakya, onun misyoner çalışmasının hareket üssü olacaktı.[6] Bütün bunlardan Antakya’nın önemli bir Helenleşmiş Yahudi merkezi olmanın ötesinde Yahudi ilahiyatını benimsemiş bir Pagan-Yahudi olmayan (Gentile) bir cemaati barındırdığı anlaşılıyor, daha İskender zamanında. Bu Gentile’ler üzerine Yahudi etkisi de aşikâr oluyor.
Bütün bunlar, nihayet Kitâb-ı Mukaddes ve sair Hristiyan yazınından istiane edilen bilgilerdir. O ise ki özellikle Güney-Doğu Anadolu, kökü 6-7 bin yıl öncesine dayanan her çeşit inanışın beşiği olmuştu. Az mı “peygamber” yetiştirmiş bu topraklar, Paganından, Yahudi’sinden, Hristiyan’ından…?
Antakya’ya bir saatlik yolda Harbiye ilçesi sakinleri, Âdem’le Havva’nın Cennet’ten kovulmalarını müteakip “cennet’e az çok mümasil” Harbiye’ye sığındıklarını anlatıyorlarmış. Ve bu lâfların ötesinde, somut olarak İdris peygamberin mezarı burada bulunuyormuş, Yakto köyünde.[7] Meğer İdris’in hokkası da Antakya’da imiş, yazı yazarken elini oraya uzatıyormuş!…
İdris’in, en eski peygamberlerden olduğu anlaşılıyor; şöyle ki ilk defa kalemi kullanan, elbiseler diken ve giyen odur. Bu yüzden de Yakto köyündeki mezarına, adak sahiplerince top top kumaş yağdırılıyormuş…
İdris’in adı, Kur’an’da iki yerde zikredilmiştir: “Kur’an’da İdris’i de zikreyle, o çok doğru bir adam ve nebi idi. Biz onu ulvi bir makama yükselttik” (XIX/57 ve dev.). Daha sonraki Sure ve ayetlerde onun: “İsmail ve Zu’l-Kifl ile birlikte” sabırlılardan biri olduğu ifade ediliyor (XXI/85). İdris, ilerde irdeleyeceğimiz İskender’in “hayat otunu” kaptıran aşçısı Andreas’la bir tutulmuştu. Ama Müslüman müelliflerinin hepsi, ebedî hayata ermiş olan yahut İsrailiyat’ın söylediğine göre, ölmeden cennete giren Henoch olduğu fikrinde ısrar ediyorlar.
Arap müellifler tarafından İdris hakkında verilen bu bilgilerin başlıca dayanağı, tevsik edilemeyen ve muahhar Yahudi kaynakları olmuştur.
“Ve Hanok’un bütün günleri üç yüz altmış beş yıl oldu ve Hanok Allah ile yürüdü.” (Tekvin V/23-24).
Bu kadar çok yaşamış olan “peygamberin haylice “eski bir peygamber” olması, tarihi mantık gereğidir.
İdris “Müslüman edebiyatında ulûm ve fünu’na “vakıf” olarak gösteriliyor, ilk kez kalemi o kullanmış (hokkaya uzanmak için ta Antakya’ya gerilmiş), elbiseler dikip giyen olmuş. İlk müneccim ve kronolog da yine odur, tıpta mahareti olduğu gibi.
“Dindar bir adam olarak ilk defa ata binip” (?) Kabil’in müfsit ahfadına karşı “Allah yolunda” cihada girişmişmiş… Cebrail’in de ilk vahiy getirdiği peygambermiş.
Bu öyküleri uzatmak istemiyoruz. Ancak onun “eski” bir peygamber olduğu her haliyle belli oluyor, Anadolu kadar eski…
Eski olunca da İdris’in bir “güneş kahramanı” olması konusu ortaya çıkıyor (Arevordik’ler…)
İdris aynı zamanda İlyas ve Hızır ile de birleştiriliyor. Yunanlıların onu Hurmuz adıyla veyahut Bar Hebraus’un dediği gibi Hermes Trismegistes diye tanıdıkları söyleniyor.[8]
Ama hak dili, işi böyle bilimsel belgeye bağlamıyor. Onun kendi anlatacakları var. Dinleyelim:
“… İdris’in doğduğu yıllarda, bilhassa Kabil kavminin, şeytanın icadı olan kavalı dinlemek bahanesiyle, her yıl, belli bir günde, bayram yaptıklarını söylemiştik. İdris, bunu önlemek üzere, güneşin her burç değiştirmesinde, her yeni ay doğuşunda, bayramlar yapılmasının da emretmiştir…[9]
Ama iş yine de bitmiyor: Musa ile, ilerde üzerinde duracağımız Hızır, Antakya’da buluşuyor!…
Antakya’nın adının “büyük” olması nedeniyle halk muhayyilesi Ahd-i Atik’in birçok peygamberini buraya yerleştirmiş. Bu işin, İslâm’ın Anadolu’ya gelmesinden çok öncelerinden itibaren vaki olduğunu sanırız. Kitâb’da Antakya lâfının geçmemesine karşın Yunus peygamberi de burada görüyoruz.
“Ve Amittay’ın oğlu Yunus’a Rabb’in şu sözü geldi: Kalk Ninive’ye, o büyük şehre git, …; çünkü onların kötülüğü benim önüme kadar çıktı. Fakat Yunus Rabb’in önünden Tarşiş (Tarsus?)e kaçmaya kalktı ve Yafa’ya indi ve Tarşiş’e giden bir gemi buldu; navlununu verdi ve Rabb’in önünden uzağa Tarşiş’e onlarla beraber gitmek için gemiye bindi” (Yunus 1/1-3).
İşin peşini bırakmayan Rabb, denizde öyle bir fırtına yaratmış ki, gemiyi kurtarmak için “günahkâr” Yunus’u denize atmak gerekmiş. Öykünün gerisi biliniyor. Ancak bir küçük ayrıntı bize önemli gibi göründü şöyle ki Ahd-i Atik’te yazılı olanlardan Müslüman Hatay halkının, kulaktan kulağa rivayet dahi olsa, haberdar olduğu anlaşılıyor:
“Ve Rabb balığa söyledi ve balık Yunus’u karaya kustu” (Yunus 11/10) (Kustuğu yerin Antakya olmadığı muhakkak).
“Ve Yunus şehirden (Ninive) çıktı ve şehrin şarkında oturdu ve orada kendisine bir çardak yaptı ve onun altında gölgede oturdu… Ve Yunus’u kötü halinden kurtarmak üzere, başına gölge olsun diye, Rabb Allah bir asma kabak fidanı hazır edip onun üzerine çıkardı….” (Yunus III/5).
Bu noktada, Harbiye şelâlesinin biraz aşağısında, Yakto köyünde Yahya Benekay’ın gördüklerini dinleyelim: “Bembeyaz bir türbe (kimilerine göre makamı, kimilerine göre mezarı)… Duvarlarının her bir yanında buhur yakılmak için gözler işlenmiş. Gözlerin içinde toprak kaplar… Halk bunlara mıcımura diyor. Başka kaplar içinde de sakıza benzeyen, bardacık eriği ağaçlarından sızan tutkallara benzeyen buhur var. Makam kapısız. Her tarafı kapalı bir yapı. Üstü kubbeli…”
“Tam türbe diyeceğimiz o yapının dibinde kocaman, çok kocaman bir ağaç yükseliyor. Ağacın bir dalında da bir fener sallanıyor. Ben çitlembik ağacına benzettim. Sordum, Yakto’lular bana dardağan ağacı dediler. Kimisi de meyis ağacı, mas ağacı dedi. Meyis de, mas da bu ağacın Arapçası imiş… Halk bu ağacın kutsal kitaplarda yazılan ağaç olduğuna inanır. Yaşı için de ‘belki iki bin yıllıktır’ dediler…”
“Meğer Peygamberin Miraç gecesi gökte gördüğü beyaz kubbe, Cebrail’e göre, Antakya imiş! Ve Peygamber’e bu kenti sevdirip ululamasını sağlayan, Şam’a gitmeden önce, Antakya civarında, Asi ırmağının sağ kıyılarında Aziz Simeon manastırında bulunmuş olan Selman-ı Farisi imiş. O, burada çok şey öğrenmişmiş[10] (Aziz Simeon, bir mermer sütun üstüne yaşamış bir stilitti).[11]
Anlaşıldığı kadarıyla İdris ve Yunus peygamberlerin “mezar’larını barındıran Yakto köyü, zamanında deniz kıyısında imiş.
Yukarda Musa ile Hızır’ın Antakya’da buluştuklarından söz etmiştik.
“Al-Hazir” aslında bir sıfattır (yeşil).
Hızır’a dair rivayetler Kur’an’daki (XVIII / 59-81) kıssalara bağlı olup esas itibariyle şöyle gelişir: Musa, yanındaki delikanlı (fata) ile, Macma’al-bahrayn’e gitmek üzere seyahate çıkar. Fakat bu mevkiye geldiklerinde, beraberlerinde bulunan balığın varlığını, şeytanın işi olarak unutmuş olduklarını anlarlar. O ise ki balık suya atlayıp kaybolur. İki arkadaş balığı ararken, Allah’ın bir kuluna rastlarlar.
Öykünün bundan sonrasını ilerde ayrıntılarıyla irdeleyeceğiz.
Allah’ın bu kulu, Hızır’dı. Kur’an’ın nakline esas olan Gilgameş destanı ile İskender’in hikâyesini de ilerde anlatacağız. Ancak bir üçüncü esas daha vardır ki o da İlyas ile Haham Yeşua ben Levi’ye ait Yahudi efsanesidir. Bu efsanede İlyas ile Haham ben Levi, Kur’an’da olduğu gibi birlikte yola çıkarlar ve İlyas, Musa’ya yaptığı etki’nin aynını Yeşua’ya yapar.
Macma’al-bahrayn’ın neresi olduğu kestirilememektedir. Süveyş berzahı mıdır?… Kur’an’daki sabır imtihanı, münhasıran Yahudi efsanesinden de görülmektedir; burada Allah’ın kulu, İlyas’ı temsil etmektedir. Bir Hristiyan rivayetine göre “Müslümanlar, Hızır’ın Harun’un hafidi ve Eleazarus’un oğlu Phineas ile aynı kimse olduğunu rivayet ederler. Onun ruhu, tenasüh yoluyla ilk önce İlyas’a, sonra İlyas’tan Saint-George’a geçmiştir. Bu zatı bütün Müslümanlar bu sebepten dolayı, çok tazim ederler”.
Hızır, beşeri, melekî, dünyevi ve semavidir. Halk inanışı, sûfi çevrelerinde de olduğu gibi, onu veli addeder. Sûfi telâkkisine göre, her devrin bir Hızır’ı vardır ve her nakîb al-evliya, Hızır’dır. Veli olarak üç kez adı çağrılmakla, insanları hırsızlığa, boğulmaya, yangına, hükümdarlara ve şeytanlara, yılan ve akreplere karşı korur. Hava, deniz ve dünyanın her iklimi onun emri altındadır; denizde Allah’ın halife‘si, karada vekil’idir.
Bu ayırım, Allah kavramı üzerinde düşündürücüdür…
Hızır, istediği zaman, görünmez olur. Havalarda uçar, İskender seddi üzerinde İlyas ile buluşur ve her yıl, onunla birlikte Mekke’ye Hacc’a gider. Her cuma, Zemzem kuyusunda, Süleyman’ın havuzundan su içer… ve bütün kavimlerin dillerini konuşur. Özellikle onun ölmezliği belirtilir.[12]
Burada İskender efsanesiyle Yahudi ve Müslüman rivayetlerinin bir terkibini
görüyoruz.
Nablus civarında Hazret-i Yahya (St. Jean Sébastien) manastırında bu Hristiyan azizinin şehit edildiği yer varmış; kan izlerini Evliya Çelebi de görmüş; gerek bu taştan, gerek azizin başsız cesedinden, Hızır-İlyas günlerinde kan aktığını görenler varmış.[13]
Bu öykü bizi bundan elli yıl öncesinin Amasya’sına götürdü. Orada Torumtay Medresesi ve hemen önünde Torumtay Türbesi vardı. Ancak bu Moğol (zenginliği ile ün yapmış) valisinin sandukasının yanında, tarihi önemi olmayan kişilerinki de vardı vs. bunlar arasında bir tanesi, asılarak öldürülmüş ve Kılıçaslan adlı bir Selçuklu prensine aitmiş.
Bundan bir yüzyıl önce de Selçuklu Sultanı I. Kılıçaslan, Amasya civarında büyük bir Haçlı ordusunu doğramıştı. Bu olayın anısı kalmış olacak ki türbenin bir adı da, Kılıçaslan Türbesi idi.
Bir gün, oranın tek iyi terzisi Kevork’un dükkânında sohbet ediyorduk. Kalfalarından biri bize, çok emin bir eda ile türbenin alt mahzeninde Kılıçarslan’ın kılıcının asılı bulunduğunu ve üzerinden hâlâ kan damladığını anlatmıştı.
“Sen bunu gözünle gördün mü?”…
“Görmedim ama görenler var!”…
Hızır’ın Musa karşısındaki adeta mürşit durumu, mutasavvıfları yakından ilgilendirmiş. Musa niçin Hızır’ın peşine düşmüşmüş: Bir gün o, İsrail Oğullarına kendisinden daha âlim kişinin bulunmadığını söyleyecekken yukardan vahiy inivermiş: “Senden daha âlim bir kulum var, Hızır, diye”[14]
“Hızır, bazen de İlyas ile bir arada Hızır İlyas birliği şeklinde, mühim bir kült mevzuu olmuştur. İslâm memleketlerinde pek çok yerlerde onun makamları vardır ve hususi ibadetlere, ziyaretlere ve merasimlere vesile olur”[15]
Bu “makam”lardan biri de yine Hatay ilinde Samandağ’da bulunuyor. Benekay’ın İbn Abbas’a istinaden verdiği bilgiye göre Hızır’ın yıkık duvarı tamir ettiği kent Antakya imiş! (12.04.90). Başlarda söylediğimiz gibi onun Elişa-Eliyah ile bir tutulması da işbu “İdris” adını izah eder.
Bu yıkık duvar öyküsünü daha sonra irdeleyeceğiz.
***
Harran ile Şanlıurfa peygamberler diyarı oluyor. Kitâb-ı Mukades’in Harran’la ilgisinin, burasının İbrahim ve ailesinin ikametgâhlarından biri olması itibariyle büyük olduğunu biliyoruz.
“Büyük sabır sahibi” Eyyüb peygamber de Şanlıurfa ile Harran arasında dolanmış, Lût da buralarda yaşamış. “Halkın inanışına göre Şuayb peygamber de buralarda yaşamıştır. Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesine bağlı bir Harran bucağı vardır. Harran’da, bugün burada halkın Şuayb köyü dediği bir köy vardır ki Şuayb peygamber’in burada yaşamış olduğuna inanılır.”
“Şuayb peygamber, Musa Aleyhisselâm’ın kayınpederidir:…”[16]
“…İstanbul’un en eski evliyalarından da eski… Yuşa Hazretleri, kendi ismini verdiği İstanbul’un en yüksek tepesinde yatar…”.
Rivayetlere göre Yuşa, Musa’nın hem kız kardeşinin oğlu, hem de Musa ordularının sancaktarıdır. Efsanelere göre mezkûr peygamberle buralara savaşmaya gelmiş ama şehit düşmüşmüş.[17]
Musa’yı Karadeniz Boğazı’na kadar getirmiş olan bu öykünün, İslâm’ın çok öncesinden beri Kitâb-ı Mukaddes’in sahipleri Yahudi ve Hristiyanlarca uydurulmuş olduğunda hiç şüphe yok.
Çuvallara doldurduğu toprağın Tanrı tarafından en iyi cins buğdaya dönüştürülmüş olduğu inancı “Halil İbrahim bereketi” deyiminin kökünü oluşturuyor.
İbrahim’in Urfa’daki, Nemrut’la olan serüvenini tekrar etmeyeceğiz.
***
Toroslar’ın -Güney’inde, Çukurova diye bilmen mümbit Kilikya ovası vardır.
Roma döneminde burasının başlıca ihraç malı, çadırların yapıldığı keçi kılı dokuma imiş ki bunun adı “cilicum” imiş. Kilikya – Cilicie adı buradan kalmış. Kent ve siteleri arasında Claudiopolis (Mut), Seleucia (Silifke), Anemurium (Anamur), Tarsus, Danunas (Adana) ve Alexandretta (İskenderun) zikredilir.[18]
Bunların içinden bizi en çok ilgilendiren Tarsus oluyor.
İsa’nın Bethlehem’de doğduğu günlerde (Aziz) Paulus da Tarsus’ta dünyaya gelmişti. Bu sonuncu kentin tarihi alabildiğine eski olup M.Ö. II. binde Hititlerin önemli bir merkezi olmuştu. Zamanında deniz kıyısında olup limanı, Akdeniz’e açılan ciddi bir ticaretin mahreciydi.
Kimler gelip, geçmedi buradan?: İskender, Kleopatra ve burnuna halka taktığı Mark Artuan ve daha niceleri… Cicero, Kilikya valiliği sırasına burada ikamet etmiş, Jûl Sezar da ilin temsilcilerini burada kabul etmişti.
Ama Tarsus’u şereflendirmiş bütün bunların içinde hiç kimse, Hristiyanlık üzerindeki etkisi ile Havari Paulus ile kıyaslanamaz mezkûr din açısından. Bir Yahudi olarak doğmuş olmakla birlikte, birçok Yahudi’nin aksine, Roma yurttaşı olma imtiyazına sahip olmuş ve Tarsus’taki geniş Yahudi cemaati içinde okula gitmiş. Her Yahudi oğlan gibi bir ticari meslek öğrenmiş. Onun için ticaret, Tarsus’un uzmanlıklarından biri olan çadır imali olmuş. Aramî, İbranî, Grek dilleriyle muhtemelen mahalli diyalektleri de öğrenerek büyümüş olan Paulus sonradan “ikmal-i tahsil” için Kudüs’e gitmiş. İşin gerisi bizi ilgilendirmiyor.
Şimdi de Tarsus’la ilgili halk inanışlarına göz atalım. Bittabi bunların tarihi gerçeklerle tetabuku ayrı bir konu olmaktadır.
Halen Tarsus’ta Makam-ı Şerif Camii’nde. “Daniyal Peygamber” yatmaktadır.[19] Meğer kehanetleriyle ünlü Danyal, dualarıyla kuraklığa çare bulur, yağmuru yağdırırmış. “… Tarsus’ta da şiddetli bir kuraklık başlamış. Tarsusluların isteği üzerine buraya gelen Danyal dua etti ve yağmur yağıp bolluk oldu. Onu Babil’e geri gönderemediler” deniyormuş.
Sözü fazla uzatmadan “Kitap inen ilk peygamber olduğuna’ ve insanların onun soyundan geldiğine inanılan Şit Peygamber, Tarsus’ta Ulu Cami’nin bitişiğindeki türbede yatıyor. Hazret-i Lokman’ın mezarı da aynı türbededir[20] verilerini ifade edip bütün bu Samî kökenli inançların yerleşme sürecine göz atalım.
Hristiyanlığın başlangıcında Küçük Asya halkının çoğu, Yunan ve Roma mitolojisinden bildiğimiz tanrılardan biri ya da birçoğuna tapardı. Ama bu arada Yahudi yerleşmeleri de vardı.
Tanrıların büyük Ana’sı Kybele, bildiğimiz gibi, Küçük Asya kökenliydi. İbadeti en azından Hitit Kubaba’ya kadar geri gider. Onun değişik, ama yine de aynı bir köke bağlı adları, bizi bazı ilginç sonuçlara da getiriyor.
Kâbe’nin saygınlığı hususunda “Ebü’l Geda şöyle diyor: Kâbe’nin asıl mabudu Hûbel idi. Ve Hûbel, Hicaz Araplarının mabutları arasında en büyüğü idi…”.
“Batılı tarihçiler ve araştırıcılar, İbn-i İshak’dan aktardıkları bilgiye göre, Hûbel’in Hitit ülkesinden… getirilerek Mekke’de Kâbe’nin içine yerleştirilmiş olduğunu ileri sürerler”.
“Arap ve Bizans dil bilginleri, Mekke’nin asıl adının «Makıraba» olduğunu ve bunun Tevrat’ta geçtiğini ileri sürmektedirler. Bu ad, İbranicede ‘Büyük mezbah’ anlamına gelmektedir…”
“Bir Arap yazarına göre Arabistan’da Hûbel’e tapanlar, Kâbe’de Hûbel’in çevresinde davul ve ziller çalarak raks ederlerdi, kurbanlar kesilir, içki içilirdi… “[21]
Ama Mithras’ı da ihmal edemeyiz, o İranî havanın, ışığın, sadakatin ve doğruluğun tanrısını. Bütün Roma İmparatorluğu ona tapmıştı. O denli ki adeta Hristiyanlığa bir tehdit oluşturmuştu, IV. yy.da, orduya ve Romalı ticari zümreye nüfuz ederek şöyle ki devletin müesses âdetlerini hedef alıyordu.
Mithraism, mensuplarını yakın bir kardeşlik çerçevesi içinde birbirlerine bağlıyor, zenginle fakir, senatörle köle arasındaki farkı siliyor. Güneşle ayniyet haline getirilen Mithras, azap çeken beşerle varılamaz üstün tanrı arasında aracı olmuştur. Mithraism, bir halk dini olduğu kadar bir “mysterion”, yani gizli ritus ve süluk ayinleriyle bir kült olmuştu.
İşin önemli yanı, Küçük Asya’da ilk Hristiyanlık üzerine Mithraism’in ciddi etkileridir. Bununla birlikte bu kült ile Hristiyanlığınki arasında görülen ayniyet şaşırtıcı olup bunlar arasında bir alışveriş bulunmuş olduğunu ya da aynı bir kaynaktan neşet etmiş olduklarını akla getirir: ezcümle Mithras’ın doğumu tıpkı İsa’nınki gibi, sadece çobanlar tarafından görülüyor; Güneş’in doğumu 25 Aralık’ta kutlanıyor… Aradaki fark, Mithraismin Roma politheismi ile uzlaşmayı aramasında oluyor.[22]
Bu tanrılar ülkesi Küçük Asya’da Yahudiler bir azınlık teşkil etmekle birlikte kentlerin çoğunda gruplar haline yaşıyor ve ticaret, finans ve idarede etki icra edecek kadar kalabalık olmaları melhuzdur. Sardis gibi sitelerde büyük Yahudi sinagog kalıntıları hâlâ görülür.
Hellenik sitelerin çoğunda Yahudi halkı, Ahd-i Cedid döneminde yurttaşlık haklarına sahip olmayan, buralarda mukim yabancı statüsünde idiler. Tarsus’ta bunun böyle olmadığı sanılıyor: Paulus’un bu kentin doğuştan yurttaşı olduğu iddiası, iyice yerleşmiş bir Yahudi cemaatinin varlığını kuvvetle belgeliyor.
Tarsus ve sair yerlerde Yahudi yerleşmeleri, Kilikya, Lydia ve Phrygia’da M.Ö. II. yy.da Selefkî yeni kent inşası uygulamasının bir parçası olarak başlıyor. Selefkî krallarının amaçlarından biri, uygarlık düzeyini yükseltmek ve Grek dil ve düşüncelerinin geniş ölçüde tedrisi yolu ile denetimleri altındaki bütün ulusları birleştirmek olmuştu. Buna Yahudileri de zorlamışlardı ve sonunda Makkaba isyanı (M.Ö. 222 ilâ 135) patlak vermişti: Yahudiler, Judaismin tekliğini Hellenistik tehdide karşı korumak azmindeydiler.[23]
Böylece, kısmen olsun, Yahudilerin Küçük Asya’ya yayılma tarihine değinmiş olduk. Ama bizim için önemli olan, bu yayılmanın, Türk kültürüne etki yapmış olan sair ülkelerdeki öyküsüdür.
***
[1] Everelt C. Blake and Arma G. Edmons, — Bibücal sites in Turkey, İst 1977, s. 5-9 ve Ekrem Akurgal. —• Ancient civilisations and ruins of Turkey; lst. 1969, s. 3-5.
[2] Bkz. Everett C. Blake and Anna G. Edmonds. — op. cit., s. 10-3.
[3] ibd, s. 17.
[4] ibd., s. 47.
[5] ibd., s. 48.
[6] ibd., s. 49-51.
[7] Hürriyet, eki Kelebekte son Ramazan boyunca bu konularda Yahya Benekay’ın yazılarını yayınladı, mezar fotoğraflarıyla birlikte. (28.03.90).
[8] A. J. Wensinck. — İdris, in İA.
[9] Yahya Benekay.— op. cit.
[10] ibd. (16.04.90).
[11] Bkz. B.Oğuz, — op.cit., II/1,s. 490.
[12] A. J. Wensinck — Hızır, in İA.
[13] Pertev Nailî Boratav. — (Hızır) Türklerde Hızır, in ibd.
[14] Ahmet Yaşar Ocak. — İslam-Türk inançlarında Hızır yahut Hızır-İlyas kültü. Ank. 1985, s.33, 47.
[15] Pertev Nailî Boratav. — op., cit.
[16] Yahya Benekay.— op. cit. 09.04.90.
[17] Aysel Okan. — İstanbul evliyaları, (t.y.), s. 129-130.
[18] Everett C. Blake and Anna G. Edmonds. — op. cit., s. 28.
[19] Yahya Benekay. — op. cit., 13.04.90.
[20] ibd. 14.04.90.
[21] Füruzan Hüsrev Tökin. — Kâbe ibadetinin kaynakları, in Ayrıntılı HABER gazetesi, İst. 10.05.86.
[22] Everett C. Blake and Anna G. Edmonds. — op. cit., s. 42-3.
[23] ibd., s.45-6