Türkiye Halkı Nedir, Ne Değildir
Bu kitabın adında geçen “Türkiye Halkı” ifadesi, esas itibariyle günümüzde Türkiye Cumhuriyeti uyruğu olan, onun sınırları içinde oturan, dil, din, mezhep farkı gözetmeksizin bütün kişileri kapsar. Bu ifade, genellikle S.S.C.B. ve Çin sınırları içinde bulunan Türkic unsurları içine almaz. Gerçekten aşağıda göreceğimiz gibi Asyalı öğeler günümüz Türkiye halkının oluşmasında kesin rol oynamış olmakla birlikte, vaki olmuş olan büyük “alaşımda” etnik azınlıkta kalmışlardır. Bu oluşumun kısa öyküsü, Yahudi kökenli kültürel unsurların sızmasının izahına yardımcı olacaktır.
Zaman içinde iskânın geçirdiği değişimler hususunda hayli varsayım ileri sürülmüştür. Hangi oranda bir yeni müstevli eski şagilin yerine ikame olmuş veya onunla kaynaşmış ve bu sonuncu durumda da fatihlerle yerliler arasında müşterek yaşantı nasıl tanzim edilmiş? Yer adlarının (toponimi) etüdü bu soruların yanıtlanmasına geniş ölçüde katkıda bulunur. Biz buna burada değinmeyeceğiz.[1]
Bir ikinci sorun da Anadolu’nun nece konuşmuş olduğudur. Bunu da çömlekler söyleyecek bize. M. Ö. 2000’lerde buralarda Grek dilinin yaygın olduğuna dair en küçük delil yok. Buna karşılık Küçük Asya’da o çağlarda başka Hint-Avrupa diller ailesinin varlığı şüphe götürmüyor. Bunlar Anadolu dilleri olup aralarında en iyi bilineni Hititçedir. Güney ve Batıda da buna çok yakın Luvi dili var.
Linguistik deliller arasında, en belirgini, Luvi topraklarında çok yaygın olan Parnassos sözcüğü olup “parna‘ya ait” anlamına geliyor ki parna, Luvi dilinde “ev” ve özellikle “tanrı’nın evi”, yani “mabet” manasındadır. Böylece Helen dünyasının ilham perilerinin barınağı olan dağın bu adının Lüvice, münhasır (özgü) bir manası olduğu ortaya çıkıyor.[2]
Ve Anadolu’nun Doğusunda Urartu ve onun da ayrı dili…
Çeşitli Hurri krallıkları da Mitanni devleti içinde toplanmışlardı. Başşehirleri Hurri, sonraların Edessa (Urfa)’sıdır. Mitanni kral adları Hint Vedas dili ile izah edildiği gibi bu dilden çok sözcükle bir’den dokuz’a kadar rakamlar bu lisana dâhildir: harp arabasında dövüşen muharip maryannu adı ile anılırken bunun Vedik karşılığı marya yani “delikanlı, kahraman”dır.[3]
Arkeoloji ve filolojinin işi henüz başladı Anadolu’da…
1294’de, Hatti ile II. Ramses’in Mısır’ı arasında vaki meşhur Kadeş muharebesinde Hitit ordusunda şu milletlerden kıtalar bulunuyordu: Padasa, Masa (Misya’lılar), Dardanni (Dardanos-Çanakkale’nin ilk kuruluş adıdır), Uliuna (İlion’lular), Kirkisa, Lukki (Lisya’lılar), Danauna (muhtemelen Kilikya’lılar). Bir asır sonra da Mısır’a taarruz eden Libya’lılarm müttefikleri arasında Pisidya’lılar, Karia’lılar ve Sardis’liler var.[4] Lisya’nın eski Hitit adı da muhtemelen Lukka idi[5]. II. Sargon vakayinamelerinde de (721-705) Kilikya Qu’e olarak geçer.[6]
Danauna üzerinde biraz duracağız. Helen’lerin Danaens’leri Adana ovası ile Seyhan ve Ceyhan çayları arasındaki geniş deltanın sakinlerinden başkası değildir. M.Ö. VIII. yy.da bunların Finike dili (Samî dil) ile konuştukları, iç Anadolu’da ise aynı devirde Hititçenin geçtiği sonucuna varılıyor. Ken’an’lılar (Kanaan), Finike dili ile konuşan mezkûr bölgeye çok erken çağlarda, hatta II. binin yarısında evvel yerleşmişlerdi. Mümbit, av hayvanı bol, balıktan yana zengin ve gemilere birçok emin körfezi haiz bir sahile sahip bu bölge sanatkâr ve denizci bir milletin yerleşmesi için mükemmel koşullar arz ediyordu. Karatepe’de bulunan şehirde ele geçen iki dilli yazıtın Hititçesinde “Ben, Adana Kralı Awariku’nun yükselttiği, (tanrı) Tarhunda’nın bendesi, ‘güngörmüş-tenevvür etmiş’ adam, Azitawadda’yım”. Finike’ce olan kısmında da “ben, Danaun’lular kralı Awrk’ı güçlü kılan Ba’al’in bendesi, onun tarafından tebcil edilmiş Aztwd’ım… Ben Danunalıları yaşattım, Adan ovası memleketini genişlettim” (her halde sulama tesisleri inşa ederek tarım alanını genişletmiş olmalı)…
O tarihlerde bir sahil kenti olan Tarsa (Tarsus) Eski Bronz Çağının sonunda, muhtemelen deniz yolu ile güney Suriye’den gelen etnik unsurlar tarafından işgal edilmişti. Orta Bronz Çağında (2000-1600) bunların yerleşmesi Kilikya sahillerine yayıldı. Asırlardan beri Danuna’ya yerleşmiş tacir ve kolonlar burada kökleşip Anadolulaşmışlar, ancak, bazı istisnalar dışında, tam olarak Hititleşmemişlerdir. Menfaat birliği böyle bir kaynaşmayı mucip kılıyordu[7].
İbranice dışında, Beni İsrail’in Mısır’dan Çıkış’ı (Exodus) sırasında şaşırtıcı miktarda değişik dil konuştuğu muhtemel görülmektedir. Bu karışık meseleye, Hurri’leri göz önüne almadan yaklaşmak mümkün görülmemektedir. Bunların kökenleri ilk Anadolu halkları ile sıkıca bağlı olduğuna göre biraz ilerde sözünü edeceğimiz Kabiru’larla bunlar arasında bir münasebet kurmak olanak dışı gibi gözükmemektedir. Bizim Hurri dediklerimiz Akad tabletlerinde Subari-Suri diye geçenler olmalıdır ki bunun da “Suriye” ile münasebetini akla getiriyor. Tel Amarna tabletleri arasında bulunan bir tanesi bu Subari dilinde yazılmış olup bunun yazarı olan Tusratta, “kasıntılı” Mitanni kralından başkası değildir. Böylece de Mitanni adının lisana verilmiş olduğu sonucuna varılıyor. Uzmanlar, Subari=Hurru‘nın, eğer çok daha geniş bir alanın değilse, Mezopotamya’nın ilk sakinlerini teşkil ettiklerini iddia etmektedirler, ilk İbrani tarihinde Hurrî unsurların bulunduğu yolundaki kanılar linguistik verilere istinat etmektedir. Hurrî’lerle temas halinde halklar tarafından kaydedilmiş sair birçok ülke adı gibi Kanaan kelimesi de küneiform yazıda hi, h(i)na ve h(i)ni son takıları ile tezahür ediyor. Hurrice de ırk tarifi için da-di son takısını kullanmakta olup bundan Yehu-da yani “yhw‘a ait” adı çıkmaktadır; Yahveh–Yaho‘daki Wa ve û tebdili yine Hurrîcedir.
Kanaan, Sinai (Sina), Yehuda, yhwh, Adonai ve Saddai kelimelerinin Hurrîce oldukları kabul edildikten sonra İsrael oğullarının dini masallarının lûgatçesinin Hurrî etkisinin izlerini taşıdığı yargısına varılıyor; Musa ve ona gelenek icabı en yakın akraba sıfatı ile yakın olanların Hurrî isimler taşıdıkları görülür: Gerson, Maryam, Mar (hiç kuşkusuz Hurrî kökenli). Midyan, Jericho, Jordan (Ürdün), Parpar. Suriye’de Hurrî’ler Pederlere takaddüm etmişlerdi…[8]
M.Ö. takr. 2000 senelerine ait iki Sümer eşik taşında “Kardaka memleketi”nin adına tesadüf edilmiş, bundan bin sene sonra da Tiglath Pileser Kur-ti-e kavmi ile (Sasun civarında) muharebeye tutuşmuştur. İlk önceleri, Kardu ismi ile anılmış Kürt’ler Xenophon’un Καρδοṽχοι’leri şeklinde iştihar etmişlerdir.[9] Bar Hebraeus Abû’l Faraç da arzın, Nuh’un oğulları arasında ikinci taksimini anlatırken Kardo‘nun Sam oğullarının payına düştüğünü yazıyor.[10]
Dili belgeleyen yazıdan çok, çok daha önce örgütlenmiş hayat vardı Anadolu’da, Asya’nın “Küçük” ucunda. Ramapithecus, Hindistan’da, on dört milyon yıl önce maymunu “bırakıp orada çıkmıştı uca”.[11] Torunu Homo Sapiens de küçük ucu içine alan Güneybatı Asya’da ilk defa dikilip[12] hamir içmişti, Çatal Höyük’te.[13] Dionysos buralarda doğacak, bu toprakların inbat kabiliyetini, evlatlarının doğurganlığını sağlayacak, çitlenbiğin yerine fıçıda üzümü ikame edecek; Ana Tanrıça aynı işlerin yanı sıra kadınlıkla ilgili sair hususları yerine getirecek, sonradan Kibele, Artemis ve Aphrodite olarak ilk defa “ayna”da[14] görecekler kendilerini. Delikanlılar merasim silâhı taşıyıp bütün bu “lüks”ün içinde metalik eşyalara sahip olacaklar, daha neolitik devirde, 8000’lerde. Bu insanlar artık besin maddesi toplayıcısı olmaktan çoktan çıkmış, sistemli şekilde üretici haline gelmişlerdi; neolitik inkılâp gerçekleşmişti.[15] En eski neolitik yerleşme yeri olarak bilinen Jericho ve Byblos’a Anadolu’dan ok uçları ve sair eşya yapılan volkanik cam (obsidian) ile nephritis[16] baltalar ihraç ediliyordu.
Bu kültür, kendisi dahi bu topraklarda gelişmiş Üst Paleolitik devrininkinin devmıdır. Neolitik Anadolu’nun tarımsal gelişmesi Avrupa’da tarımın yayılma odağını teşkil edip Avrupa uygarlığının uzun yolunu hazırlamıştır. Çatal Hüyük, beşeriyetin uzun gelişme tarihçesi içinde eşine rastlanmayan bir vakıadır: Üst Paleolitik’in eski avcıları ile bugünkü uygarlığımızın temelini teşkil eden yeni besin maddesi istihsal düzeni arasındaki irtibatı sağlayan bir kültür yuvasıdır.[17] Bu çok yüksek seviyeli kültür, neolitik devrin içinde bir nevi devrimdir.[18]
Yalnız değildir bu yolda Çatal Hüyük. Mersin (Yümüktepe), Hacılar, Can Hasan, Kızılkaya, Menteşe, Fikirtepe ve daha nice az çok tetkik edilmiş iskân mahalleri onu yakından izlemişlerdir.
Suriye, Lübnan ve Filistin’deki neolitik yerleşme mahallerindekilerin aksine olarak, Anadolu yaylası adamı geniş artistik meşguliyeti, gerçekçi ve hendesî sanatı ile tebarüz ediyor. Kilim motiflerine de Çatal Hüyük’te mebzul duvar resimlerinde rastlanıyor.[19]
Yakın-Doğu tarihi zaman içinde bir devamlılık, mekân içinde de bir dayanışma arz ediyor.[20]
Mısır’da ikinci eneolithic devir (5000-3500), Asya’lı unsurlarla karışmış yerlilerin eseri olarak görülür. Asya’lı öğeler beraberlerinde aletler ve Güneye inerken bir müddet tevakkuf ettikleri Suriye-Filistin’den zeytinyağı ve reçinalarının bulunduğu amforaları getiriyorlar. Delta’nın bu melezleşmiş insanları mezkûr devir içinde M.Ö. 4241’de bazı değişiklik ve ıslahattan geçerek günümüze kadar kullanılmaya devam eden cihanşümul güneş takvimini ihdas ediyorlar. Nil boylarının bu insanları hakkında bir tarihçinin görüşü de şöyle: “Armenoid tipinde küresel kafataslı iskeletler, dağlı’larla ilişkisi olan, bir kısmı Sümerlilerinkine benzer tipte gemilerle, denizden, bir kısmı da berzahtan gelmiş bir müstevli ırkını tarif ediyor. Bu Asya’lılar Hamî’lerle karışıp kulplu Kanaan seramiğini, altın, gümüş, siyah akik, amber (kâhrûbar), lapis’in (lâcivert taş) daha geniş ölçüde istimalini ithal ediyorlar. Bu karışımın ürünü Mısırlıların vazo, silâh, ziynet eşyasını tezyin eden motiflerin aynına Mezopotamya, Uruk ve Ur’da rastlanıyor.[21]
3500’lere doğru Susa II medeniyeti bütün On Asya’da parlıyor. Gerçekten Hint menşeli olan bazı eşya bunun Indus uygarlığı ile münasebette olduğunu farz ettiriyor. “Tel Agrab’ta bir büyük bina içinde, bir steatit (sabun taşı) vazo üzerinde Hint boğası temsil ediliyor. Indus vadisi ile ticari münasebetler Fırat vadisine akik ve seramik ithali ve Sind ovasına doğru bitüm ihracı ile tebeyyün ediyor”.[22]
Aşağıda, Yahudi uygarlığı üzerindeki Hint etkisinden söz edeceğiz. Devam edelim.
Susa II uygarlığı, Ön Asya’nın eski aslî (autochtone) sakinleri ile İran yaylasından gelme yine Ön Asya’lıların (Asianic) karışımının eseri olmalıdır. Orta Asya’dan hicret etmiş yine Asianic Sümer’lilerle Arap yaylasından gelmiş ilk Akad’lılar bu bölgelerin egemenliği için mezkûr muhtelit ırkla IV. binde mücadele etmişlerdir. Susa I ve Susa II’den sonra Mezopotamya, protohistorik kültürü ile historik medeniyetini, iki Nehir Deltası’na 3500’den itibaren yerleşmiş Sümerlilere borçludur. Böylece, Mısır’da olduğu gibi Mezopontamya’da da eneolithic uygarlık, dıştan gelen etnik unsurlar tarafından hayatiyet kazandırılmış mahalli halkların eseridir. Aynı şekilde Filistin ve Lübnan’da da bu uygarlık Kuzeyden, maden yatakları civarından, IV. binin başlarına doğru hicret eden insanların buralara gelmesinden sonra başlar.[23]
Hissarlık yani Troja I’in ilk işgal tarihi olarak M.Ö. 3200 ilâ 2600 yılları kabul edilir. Bu devirden itibaren işbu ünlü kentin ticari rolü tebeyyün ediyor. Agamemnon’u Akha’lı bronzcuların ne sebeple yani bakır ve kalayın yolunu açmak için komandite ettiklerini, biliyoruz.
Ege denizinde seyir Girit ve adaların iskân devri, yani neolithic’e kadar geri gider. Bu iptidai denizcilerin cesareti her türlü tahayyülün fevkinde olmakla birlikte balık şeklinde ve aynı ayrıntıları haiz amblem hem eski Ege gemilerinde, hem de Nagada devri Mısır gemilerinde görülür.
Çeşitli kıtalardan gelenlerin dışında, boğa ve çift balta gibi hâkim olmuş ibadet unsurlarına bakarak Girit’i gerçekten kolonize edip medeniyetini kamçılayanların Küçük Asya’dan gelmiş oldukları sanılır. Metalin kullanılması bütün Doğu Akdeniz’de ticari münasebetleri geliştirmiştir. Eski Bronz Devri’nin sonunda (2300-2200) Kıbrıs’ın bakır madenleri Troja ve Yortan bölgesini besliyordu ve o devirde, büyük bir maden merkezi olan Soloi’de (Kıbrıs) Anadolu seramiği bulunuyordu.
Bu itibarla, daha başından beri Minos’luların Anadolu’nun Batı sahillerinde, bilhassa Millawanda veya Milawata, yani Miletus limanında kontuarlara sahip bulunmalarına şaşmamak gerek. Millawanda ile Miletus’un aynı şehir olması çok önemlidir, zira elimizde kral Muvattali’nin Ahhiyawa’lar kralından Troja harbi sırasında mektubatı bulunmakta, bunlarda Muvattali, Millawanda’ya sığınmış bir asi Hitit’in kendisine teslimini talep ediyor ve bazı Hitit gemilerine vaki Akha taarruzlarından şikâyet ediyor. Böylece, çok eski devirlerden beri Miletus Batılılara, sadece ticaret için değil, aynı zamanda Mezopotamya âlimlerinin bütün müktesebatı bakımından da Doğu’nun kapısı olarak belirir.[24]
Lidya, Mezopotamyalı milletlerle çok sıkı ilişkiler idame ettiriyordu: Kral Meles, muhtemelen tathir amacıyla, gönüllü olarak kendini nefy edip Babilonya’ya gitmişti. Lidya tarihini, Herodotus’a da dayanarak M.Ö. XII. yy.la kadar (1192) geri götürüp bundan öncesini de, yine bizim için kıymetli malzeme teşkil eden esatirî kral şecerelerine bağlıyoruz. Bunlara, en eski Lidya sülâlesinin son kralı Atys’in adına izafeten Atyades adı verilmiş. Manes’in oğlu Atys, önceleri Meonya olarak anılmış Lidya kralı iken (Lidya adı, oğlu Lydos’a izafetendir) Küçük Asya’da henüz Phryg’ler yoktu. Bu keyfiyet Phryg’lerin din ve uygarlıklarını Lidya’lılardan aldıkları varsayımına kuvvet kazandırıyor. Gerçekten Lidya topraklarında Phryg’lerinkinden eski bir uygarlık hüküm sürüyordu. Ayrıca nüfusunun yoğunluğu ve etrafını çevreleyen yükseklikler sayesinde Lidya, Küçük Asya’nın Hitit hükümranlığına en iyi mukavemet etmiş bölgelerden biri olmuştur.
Tarihi ve arkeolojik belgelerin ışığında, Lidya efsaneleri çok eski ve hususiyle, İonya’lıların Küçük Asya kıyılarına çıkışlarına çoktan takaddüm etmiş bir yerli (autochtone) medeniyetin mirası gibi mütalâa edilecektir. Bu medeniyet, Anadolu’nun bu milletleriyle daha M.Ö. III. binden itibaren doğrudan doğruya çok samimi temas halinde bulunan Sümer-Akadlıların etkisi altında gelişmiştir. Manes, ay tanrısı Men’in Lidya’lı şeklidir.[25]
Sümer ve Akad’lı kralların kısa süreli fetihlerinden çok bu etki ticaret yoluyla kendini kabul ettirmiştir. III. binin sonundan itibaren Kayseri civarında Kültepe’ye Mezopotamyalı bir tüccar kolonisi yerleşiyor. Bunlar çoğunlukla Asur bölgelerinden gelmişlerdir. Bıraktıkları metinlerden Proto-Hitit’lerin (Hatti) yanı sıra ciddi bir Asur kolonisi ve Luvi’ler, Hitit’ler (Nesî) ve Subarean-Hurrilerin mevcudiyeti anlaşılıyor.[26]
Aynı devreler içinde de Mezopotamya, Suriye ve Filistin uygarlıklarında Hurri’lerin hissesine şahit oluyoruz. Gerçekten Hurriler eski Yakın-Doğu’nun mürekkep uygarlığında esas unsurlardan biri halinde tezahür ediyorlar. Bunların faal ve müessir oldukları saha Akdeniz’den Sümer’e, Doğu Anadolu’dan Mısır’a uzanıyor.
Bu istisnaî genişlik birçok kültürel teması gerektiriyor. Etki derecesinde her bir ilgili merkeze Hurri girişinin miktar ve önemi ve bu merkeze Hurri anavatanının uzaklığı rol oynuyor. Armeniyye’nin genel bölgeleri Hurri yoğunluğunun esas alanı gibi görünüyor. Bu itibarla en yakın büyük kültürel komşu da Hitit’ler diyarı oluyor. Bu nedenle Hurri’lerle Hitit’ler arasındaki münasebetin aşırı derecede samimi olduğuna şaşmamak gerek, işbu Hurri-Hitit simbiozu, yakınlık ve etki itibariyle, Mezopotamya’nın bileşik kültürünü teşkil eden Sümer ve Akad öğelerinin karışımından hemen sonra gelir.[27] 1730’lardan itibaren Mısır’ı işgal etmiş Hyksos’larla Armeniyye havalisinden gelip Mitanni ülkesine yerleşen Hurri’lerin aynı insanlar olduğu tezinin savunanlar bile var.[28]
Etrüsk’lerin Lidya’lı’lara nispeti ve Anadolu’dan İtalya’ya göç etmiş olmaları tezi, ısrarlı muhalefete rağmen güç kazanmaktadır. Herodotus keyfiyeti şöyle anlatır: “Bildiğimiz kadar Lidya’lılar ilk kez altın ve gümüş sikke kullanmış ve perakende ticareti yaşamına dâhil etmiş millet olup hem kendileri hem de Grek’lerce daimi surette oynanan oyunları icat ettiklerini iddia ederler. Bu oyunları, Tyrrhenia’ya yerleşmek üzere bir koloni gönderdikleri zamanlarda icat edilmiş olarak biliyoruz. Bunun da hikâyesi şöyledir: Manes’in oğlu Atys’in saltanatı sırasında bütün Lidya’yı korkunç bir kıtlık sarmış. Halk sabırla bir müddet tahammül etmişse de, durum zamanla düzelmediğinden, sefaleti hafifletmek üzere yol aranmaya başlanmış. Çeşitli çare düşünülmüş: meselâ zar, aşık (kemiği) ve top oyunları icat edilmiş. Aslında, dama dışında bu kabil bütün oyunları icat ettiklerini iddia ediyorlar. Bunu açlığa tahammül etme yolunda kullanma şekli de, bir gün yiyecek düşünmeye vakit kalmayacak gibi devamlı oynamak ertesi gün de hiç oynamadan yemek yemekten ibaret olmuş. Böylece on sekiz sene dayanmışlar. Durum ıslah olmayıp aksine betere gidince kral kur’a çekip göç edeceklerle, yerlerinde kalacakları ikiye ayırmış. Kendisi, kalacakların başında olacak, oğlu Tyrrhenos da hicret edenleri kumanda edecek. Göç edecekler Smyrna’da (İzmir) sahile varmışlar, burada gemiler inşa etmişler, başka diyarda rızk aramak üzere yelken açmışlar. Sonunda İtalya’nın kuzeyinde Umbria’ya varmışlar. Buraya yerleşmişler. Burada “Lydia’lı” olan adlarını, önderleri Tyrrhenos’a izafeten “Tyrrhenia’lı” olarak değiştirmişler”[29]
Etrüsklerin küçük Asya’daki kökenleri, hususunda bazı deliller dikkatlerimizi Karadeniz’in Kuzey-Doğu’suna sevk ediyor. Burada, büyük demir metalürjistleri ve Tabal ülkesi komşuları gibi mükemmel kuyumcu Chalybe veya Chaldi’ler ülkesi bulunuyor. Toprakkale’ye kadar uzanan deliller sıralanıyor: Etrüsk ve Toprakkale uygarlıkları arasında sulama tekniği, bağcılık… gibi müşterek hususlar zikrediliyor.
Bu kez ortaya bu Chaldi’lerin kim oldukları sorunu çıkıyor. Kimi bunları Lisya – Kilikya’ya yani Ege uygarlığı ile temas ettikleri yerlere nispet ediyor. Örneğin Etrürya’da da görülen ahdî kalkan asma âdeti Girit menşeli olabilir.
Strabon çağında (doğ. M.Ö. 64-63) Trabzon’un üstünde metalürjist Tibaren ve Chaldaei’ler yaşardı. Ahd-i Atik, Jafet’ten inen uluslar listesinde Tiras’ları (Tyrrhenian) Tibarenian’larla İskit’ler arasına koyuyor. Etrüsk’lerin sabit kalın direkli ve küreksiz şişkin teknelerinin özellikle Trabzon bölgesi menşeii olduğu ispatlanıyor.
Böylece, herhangi bir karar vermeden kâh Lisya, kâh Phrygya ve Sipyle, kâh Tranzon’a doğru nazarlarımızı çeviriyoruz. Ama Etrüsk’lerle Küçük Asya’nın eski halkları arasındaki akrabalık herhangi bir şüphe kaldırmaz. Hatta bugün dahi yaşayan ve Hitit’lerde tipik burnu kalkık çarık veya yarım çizme gibi giyim ayrıntılarında bile bu yakınlık görülür.
Batıya yönelerek gemilere binmiş bu insanların uygarlığı, her şeyden evvel Miletus’a borçlu olup Fırat ve Babilonya ile de yakın bağlılık koşulları arz eder gibidir. Gerçekten Lidya, ticareti ile Yunanistan’la Doğu arasında mübadeleyi idame ettiriyordu. Asur hanedanı Phrygya’ya olduğu kadar 11. Sargon’un talan tertip ettiği Chaldi’ler memleketine de tesir sahalarını yaymıştı. Etrüsk uygarlığının mucizesi, Grek ve Babil unsurları arasında Asya toprağında vaki yakın kaynaşmayı gerçekleştirmiş olmasıdır. Buralardan “VII. yy.da gittilerse, İonya medeniyetinin ilk ışınlarıyla ısınmış olmalı idiler. Etrürya üzerine serilmiş parlak Grek şalı arasından bir Doğulu ulusun özelliği beliriyor. Gerçekten, Etrürya Ombrian’larını inkıyat altına almış madenci ve kuyumcu müstevliler Küçük Asya’dan gelmişlerdi; bunların İtalya’nın madenden yana en zengin bölgesini seçmeleri doğal idi.[30]
Etrüsk’ler Roma’yı bina ededursunlar biz en eski din kitaplarına dönelim. Ahd-i Atik’e göre Jafet’in oğullarından birinci grubu Gomer, Magog, Maday, Yawan, Tubal, Meshek ve Tiras teşkil ediyor. Gomer’i İskitlerin sürdükleri ve Güney Rusya’dan gelen Arî Kimmeroi’ler (Cimmerian) temsil ediyor. Bunlar, gördüğümüz gibi, Urmiye gölü civarındaki Marineen ve Med’ler (Sargon vakayinamelerinin Mada-Manda’ları) ile birlikte Anadolu’yu istilâ edip Sardis’i alıyorlar. Lidya kralı Gyges (Gugu) bu arada ölüyor.
Gog ve Magog’un tanımlanmasında kararsızlık var. Gog’un Gyges’i temsil etmiş olması teklif edildi; Magog onun ülkesi olmalı idi. Bu arada Gogaren de Hezekiel’in[31] Gog’un hükümranlığı altına soktuğu Meshek ve Tubal civarında bulunması itibariyle hesaba katılabilir. Yawan kolaylıkla İonya’yı ve teşmil edilerek, Asya Grek’lerini, II. Sargon’un fethettiği Kıbrıs dâhil, kapsıyor. Tubal ise Tibaren tarafından iyice temsil ediliyor.
Meshek ülkesi ise, Asur’luların, Musku‘su, klasik yazarların Pont’unun Doğu sınırına kadar Armeniyye’nin Kuzeybatısı demek olan Tibaren’lerin doğusunda tesbit edilmiş Moshien’lerden başkası değildir. Moshien’ler II. Sargon’un zorlukla tahdide alabildiği (721-705) hayli haşarı ve harpçı insanlardır. Bunlar Karatepe yazıtlarının “Mopsus’un evi” lafzı altında tanınabilir. Eğer II. Sargon’un vakayinamelerine göre Mu-us-ki kralı, Mita-a, Qu’e yani Kilikya’yı istilâ etti ise, oralarda önemli unsurlar bırakmış olabilir”. Ve yahut bu cevelan, memlekette evvelce yerleşmiş bir koloninin imdadına gelmek için de vaki olmuş olabilir.[32]
Etrüsk ve Sardis’lilerin göçünü mucip olan fırtınanın izlerine Medinet Habu kayıtlarında rastlanıyor. Girit ve Karia’lı soyların karışımından hâsıl olan Pulasati‘ler de Anadolu’dan göç edenler arasında görünüyor. Bunlar Güneye iniyorlar. Mısır’ın kapısını çalıyorlarsa da Firavun bunları göğüslüyor, bunlar da Filistin’e yerleşerek ülkeye adlarını veriyorlar, İbrani’lerin bunlardan çok çektiğini hepimize öğrettiler. Bu Pulasati’ler ana tanrıçaları Hepa’yı Batı Anadolu tanrıları arasına Hebe (Eve) adıyla sokmuşlar, onu Filistin’e götürdüklerinde Havva adı altında Ürselim (Kudüs) kenti koruyucusu kahraman Adam’la evlendirmişlerdi.
Ahd-i Atik böyle başladı.
Anadolu’dan güneye daha evvelden hicret edenlerden Kabiru’lar vardı. Bunlar Samî Hebrû‘lardır.[33] Bu hayli cesur tez, ilk İbrani’lere Anadolululuk atfediyor. Ahd-i Atik’in bazı metinlerine dayanan bu iddia, Ras Shamra’nın Finike metinleriyle takviye edilmiş durumdadır. Kral Naram-Sin, 2600’larda, Diyarbakır yakınlarında Aram‘lar kralını bastırıyor. Arami’lerle İbrani’lerin akraba ulus oldukları, anlaşılıyor. 1400’ler civarında-İbranilerin gelenekleri Hitit ve Mezopotamya anlayışlarına yakın olup Neo-Hitit metinlerinin dili olan hevi’ye karib bir dil konuştukları sanılıyor. Bu dilde olduğu gibi, esas tanrılarına Yah veya Yah-Wa adını vermişlerdi.[34]
Bu çok önemli konuya ilerde ayrıntılarıyla döneceğiz. Döneceğiz çok kez bu konuya ama bundan önce, ilerde yine irdeleyeceğimiz Mısır’da Elephantine’e Yahudi yerleşmesi hususunda, şu anda söylenmiş olanları takviye edici bir bilgi vereceğiz. “… M.Ö. 407 tarihli bir mektup Elephantine’de Yahudi cemaatinin, tanrıları YHW ye bir mabetle birlikte, 525’de İran fethinden önce yerleşmiş olduğunu yazıyor. Elephantine kolonisinin tarih ve kökeni hakkında çok sayıda iddia mevcut olup bazıları bir sakinlerin Kuzey İsrailliler ya da Samaritanlar olduklarını, kimi de Güney Anadolu’da Yahudi Yadi kolonisi olduğunu ileri sürmektedir….”[35]
Akdeniz’imize dönelim. Tahta atın içinden çıkanların durumu pek sağlam değildi. Gerçi yeni pazarlara sahiptiler ve deniz yoluyla demir ticareti büyük kazançlar sağlıyordu. O zamana kadar sadece gökten inen meteorit biliniyor, o dahi o kadar nadir ki disk’i en uzağa atan atlete mükâfat olarak demirden disk veriliyordu. Hitit’ler bu metalürjiyi (siderürji) geliştirdiler: Mısır ye sair Akdeniz sahillerine bahçe çapası, silâh, saban demiri ve hatta ziynet eşyası sevk edildi.
Bu kadar açılma Akha’ları merkez üslerinden her gün biraz daha uzaklaştırıyor, boş kalan yerlerine, Helenistan’da, başka Arî kabileler yerleşiyordu. Yeni gelenlerden Dorien’ler, kendileriyle aynı kökenli olmakla beraber Akha’larca barbar olarak görülüyordu, tıpkı altı asır evvel Girit bahriyesine yazıldıklarında bu adalıların onlara baktıkları gibi.[36]
Dorien’lerin önünden kaçan Anadolu’ya sığınıyordu. Ancak bu akım artık Misena kralları tarafından teşkilâtlandırılmış bir iktisadi inkişaf olmayıp bir toplu iskân hadisesinden ibaretti. Hitit imparatorluğunun tahribi bunlara atfedilemezdi zira ne Arzawa adamlarının, ne de Ahhiyawa’ların Hattusa yolunu tuttuklarına dair belge var. Bunlar, gördüğümüz gibi güneye yönelip Mısır’ı zorlamışlardı. Bu tahripten daha çok Trakya’dan gelen Phryg’lerle bunlara akraba yukarda gördüğümüz Moshien’ler (Mu-us-ki) mesul tutulabilir. Kargaşalıktan faydalanmayı ihmal etmeyecek Gaska’ları da hesaba katmak gerekiyor; bunlara yukarı Fırat’ta rastlıyoruz.[37]
Bu Phryg’ler yaman köylülerdi. Kıyı pazarlarını demirden yana beslemek üzere Armeniyye’ye kadar uzanıyorlardı. Kralları Gordias’ın icat ettiği söylenen düğüm, arabanın okunu öküzlerin boyunduruğuna sağlamca bağlıyordu.[38] Helen metalürjisinin ihtiyaçları bu insanları Armeniyye madenleriyle ilgilenmeye ve bu amaçla da aynı madenlere göz dikmiş Asur’un tehditlerine göğüs germeye sevk ediyordu. Böylece Urartu ile temas haline gelmişlerdi, Van’ı Asur ve sair akvama karşı muhkem bir kale haline koymuş Urartu ile.
Anadolu’nun kaderine hâkim olmuş diye bir ulusu zikretmek mümkün değilse de, Batı tarihçilerinin Helen kültürünün bu, topraklarda banisi olarak görüp Attik’ten buraya göçmüş diye kaydettikleri İyon’ların ilk göç hareketlerinin hangi yönde vaki olduğu aslında kati olarak saptanamamış olup hissî olduğu sanısını uyandıran geleneksel görüşe karşı, bunların yerli (autochtone) halklardan olduğu kanısı müspet delillere dayanır gibi görünmektedir.
Ahd-i Atik’in kaydettiği Yarvan veya Yavones, gördüğümüz gibi İyon’ların eski adıdır. Kitapta Akha veya Helen’lerden herhangi bir bahis olmadığına göre İyon’ların bunlardan evvel bu ülkelerde bilindiğine bir işaret sayılır, İranlıların Yauna diye adlandırdıkları bu ulus, Anadolu tanrısı Apollo’yu Delphos’a taşımışlardı (İlyada’da Apollo Akha’ların düşmanıdır), lehçeleri ile birlikte. Peloponez’e saldırmadan önce Yauna’lara rastladıklarından Pers’ler burasını Yaunistan[39] tesmiye etmişlerdi.
Finike’lilerin de Kilikya’ya yerleştiklerine dair çok vazıh emarelerin bulunmasına karşılık bu izlere Pamphylia ve Lysia’da daha az rastlanıyor.[40]
Orta ve Batı Avrupa’nın eski sekenesinden Kelt’lerin gücü Halstatt, (Avusturya), Lorraine ve Bourgogne demir madenlerinin işletilmesinden ve işledikleri bu cevherlerden üstün vasıflı silâh ve aletler imal edebilme kabiliyetinden geliyordu. Tarımla uğraşmayı çok sevip aletleri vasıtasıyla ormanları kolaylıkla yontup tarlaya dönüştürüyor, iki tekerli sabanla toprağı çeviriyor, arazi mesahası yapıyorlardı. Ahşap evleri saman kaplı, duvarları balçıkla sıvalıydı.
Tamamen toprağa bağlı (agrarian) kültleri, toprak mefhumunun bu insanlar beynindeki önemini belirtir. Her ne kadar özel mülkiyet temayüllerine rastlanırsa da genellikle toprak, kabilelerin müşterek malı idi. “Tanrılara ibadet, aşağılık davranışlardan kaçınma, cesaret ibraz etme”, rahipleri Druid’lerin devamlı telkinlerinin konusunu teşkil ederdi. Ferdin şerefine saygı gösterilir, insanlığa saygı kavramı kadını kapsardı. Kelt monogamdı ve evli çiftler, karşılıklı mutabakatla eşlerinden ayrılabilirlerdi.
Mabetleri birer fuar meydanı idi. Bayramlar at yarışları ile son bulurdu. İskandinavya etkisiyle güneş kültünü benimsemişler, güneşe riayeten de bu mabetleri yuvarlak olarak inşa ederlerdi.
Demir kılıçları Roma kalkanlarının hakkından gelmişti (—390). Mektep çocukları bunları, Kapitol’ü kurtaran mukaddes kazlarla birlikte, Roma’dan çekilme karşılığında ödenecek altın fidyenin tartısında çıkan münakaşada reisleri Brennus’un vae victis (veyl mağlûplara!) sözleriyle tanırlar. Bunların bir kısmı Po vadisine yerleşti, bir kısmı orta Tuna’ya. Orada Singidunum, yani şimdiki Belgrad’ı kurdular. Yürüyüşe devamla Batı Trakya’da ikiye ayrılıp bir kısmı Karadeniz’in kuzeyinden güney Rusya’ya daldı, bir kısmı da Trakya’dan ilerleyerek Bizans’ı hayli yakından seyretmeye koyuldu. Bu seyir dahi bedava değildi; Bizans onlara senevî 80 talentlik bir vergi ödeyecekti. Beri gelenlerin asıl büyük kısmı ise Hellespont’u geçtiğinde hayli serüveni müteakip nihayet Galatia’ya postu serdi. Yukarıdakiler ise Azov denizi civarında İskit’lere çatıp onlarla çokça karıştılar.
M.Ö. 3. yy.da işgal edilen Galatia Kuzeyde Bithynia ve Pamphlagonia, Batıda Phrygya, Güneyde Lycaonia ve Kappadokia ile çevrili sahayı temsil eder.
Gol’lü müstevliler küçük Asya’da 278-277 senelerinde görünmüşlerdi. Sayıları 20.000 kadar olup bunların sadece yarısı muharipti; gelişlerinden hemen sonra da bunları Trocmi, Tolistoboii ve Tectosages olmak üzere üç kabileye ayrılmış görüyoruz. 46 sene süre ile Küçük Asya’nın Batı yarısının baş belâsı kesilip nihayet Bergama kralı Attalus I bunlar M.Ö 232 civarında, isimlerini verdikleri Galatia bölgesine yerleşmeye mecbur ediyor. M.Ö. 64’den itibaren Galatia, Roma İmparatorluğunun bir eyaleti haline geliyor ve bu adamlar kadar merkezi idareye bağlı olanı az görülüyor. Xenophanes,[41] Thales, Anaximandros, Anamenes, Leucippe, Hekateos[42], Heraklitos[43], Demokritos[44], Anaxagoras[45], Epikurus[46] dünyanın ilk “atomist”lerini teşkil ederler. Thales’in önüne Engizisyon çıkmamıştı, ülkede hürriyet vardı. Ama Perikles’in davetlisi Anaxigoras, ay ve güneş birer tanrı değil, maddi varlıklardır dediği için “atheism”le itham edilerek Atina’da ölüme mahkûm edilmişti. Xenophanes de, “âşık”lar misillû, lirini çalarak dolanıp “eğer öküzler ve beygirler tanrı putları yontabilseydiler, onlar da tanrıları öküz ve beygir şeklinde yaparlardı” diyordu. Atlet gücüne karşı da “insan aklı öküzlerin ve atların gücüne üstündür” sözleriyle çıkıyordu (bugün bile insanın öküzden üstün olduğunu ispata çalışan kişiler var). Atinalılar ise “meteora” yani göktaşı, kuyruklu yıldızlarla ilgileniyorlar diye Anadolu düşünürleri ile alay ediyorlardı, tıpkı Anadolulu Homeros’un Olympos tanrıları ile alay ettiği gibi..[47]
Pythagoras da İyonya’lı idi. Ama öbür uca geçtiğinde, matematiği onu metafiziğe götürdü…
Evet, Anadolu hem bir köprüdür, hem de asıl, bir kaledir.
Moscati’nin hakimane eserine[48] yazdığı önsözde Q. Parrot “Helen uygarlığı açıldığında Doğu’nun gerisinde binlerce yıllık tarih var… Helen’ler unsurları kabul eder, fakat bağları tutmaz. Yarattıkları medeniyette ‘eski malzeme’ ‘yeni deha’ ile yoğrulmuş oluyor. Bu eski malzeme artık iyice bilinmekte olup bundan böyle geleceğin çok büyük düzeltmeler getirmeyeceği sentezler ileri sürmeye ictisar edilebilir” diyor.
Helen’lere ufuklar açan eski malzeme meyanında başlıca köşe taşlarından biri olan Hitit’ler de aslında kendilerinden evvelkiler ve kudretli muasırlarının güçlü bir sentezi ile vücut bulmuşlardı. Ün yapmış Mezopotamya metinlerine büyük ilgi gösterir, bu metinleri dillerine çevirirlerdi: Boğazköy metinlerinde Sümer, Akad, Proto-Hitit, Luvi, Palait, Hurri, indo-İran ve Nesîceden tercümeler bulunur.[49]
Gerçekten bir Doğu vardır, Batı’yı bina eden, Phocea’dan, Nil deltasından İndus’a uzanan bir Doğu. Bu üçgen içi insanları, geniş anlamda, Büyük Tanrıça’nın tamamen tarımsal kültü ve anaerkil müesseseleri ile belirgin ve hayli mütecanis bir iptidai devamlılık arz eden Ege, Ön Asya ve Hint kültürlerine akrabalık bağları ile bağlıdırlar. Bunların hepsinde Mısır ve Mezopotamya’nın rengi seçilir.[50] Bildiğimiz gibi Apollon Lysia’lıdır. Bu sıfatla Helen’lere karşı Troja’yı tutmuştur. Demirci Hephaistos aynı menşeden görünür. Athéna Parthénos, babası Poseidon gibi Libya Asianic’idir. Bu bağlar, bu nesiller, Nil boyu hariç, kuzey Afrika’nın Anadolu veya Yukarı Suriye’den daha az Asya-Ege’li olmadığını gösterir. Ve nihayet Delta, Aiguptos, aynı sekene ile dolu idi.[51]
Gerçekten Mısır’ın XII. Sülâle’si (II. binin başı) ile Amarna zamanında (XV. yy.) Finike’nin ilk kez tarih sahnesine girdiği devir arasında büyük hadiseler zuhur etmişti. Küçük Asya’dan hareket etmiş müthiş bir müstevli grubu, beraberinde Hurri ve Kassi’leri de alıp Yukarı Suriye üzerine çökmüş ve yakından yakına, bütün Kanaan’ı (Ken’an ülkesi) yani Suriye ve sonradan Filistin olacak ülkeyi gark etmişti. Küçük Asya halklarından oluşan müstevli dalgası yollar boyunca Yukarı Suriye’de Amorri’leri, Suriye’den Kanaan’lıları ve bunlar arasında herhalde, Arami kabilelerin ahfadını da sürüklemiştir. Bu sonuncuların tarihte hatırası, Aşağı Kalde’de Ur şehrini terk edip sonra Harran’da bir müddet kalan ve gelip Kanaan’a yerleşen İbrahim’in hikâyesinde kalmıştır.
Bu müstevliler Sina engeline rağmen Mısır’ın girişini zorluyor ve tarihçi Manethon’un ifadesine göre aşağı yukarı dövüşmeden bu ülkeye giriyorlar. Ülkenin en zengin ve mümbit yeri olan Delta’ya yerleşip buralara gadr ediyorlar. Mısır tarihinin bu şeametli faslı Çobanlar veya Hyksos’ların egemenliği devri olarak bilinir.[52]
M.Ö. I. binde İran’a yerleşmiş Arî Med’ler (IX. yy. Assur’lu Salmanazar metinlerinde madai), Asur’a tabi olmakla beraber, şefleri, Déjocès’in idaresinde onun karşısında millet olarak kendilerini bulmaya başlamışlardı. Déjocès’in oğlu Phraorte sabırla mücadeleye hazırlanıyordu. Bu milli hamleye muvazi olarak da bir Med filozofu resmî din olan Mazdeizm’i ıslah edip onu bir kurtuluş dini haline getiriyordu: inzivada on sene çile ve tefekkürden sonra Zerdüşt’e, halkın sefaletinden olduğu kadar İran’ı sarmış vahdet azminden mülhem, temizlenmiş bir iman vahiy oldu. Zerdüşt tanrı Mazda’dan, halka bu kadar zarar veren feodal anarşiye son vermesini niyaz eyledi.
Phraorte’nin sabrı taşmış erken davranıp yenilmişti. Halefi Cyaxares temkinli bir tebaiyet davranışı içine kapandı. Fakat —633’den itibaren bu milli çaba bir gelenek değerini iktisap etmişti. Zerdüşt de bu insanların geleceğe olan itimatlarına tercüman oluyordu. Büyük zulüm arasında, tıpkı Arî ışık tanrısını tazim eden yamaçlardaki alevler gibi İran’dan bir düşünce yükseliyordu. Zerdüşt, ibadet usulünü (ritüelizm) rahibin içtiği mukaddes içki, su ve ekmek dağıtımına inhisar ettiriyordu. Fenalığa karşı mücadelesinde iyiliğin galebesi için gerekli cehli tebcil ediyor ve bir halaskar Mesih’i haber verecek mahşer gününü tesid ediyordu. Bu imanın etrafında da bütün bir millet ümit kazanıyordu. Cyaxares de yaylada ordusunu hazırlamakla meşguldü.[53]
Bu kere başarı tam oldu. Asur boyunduruğunu silkeleyen Cyaxares, Armeniyye, Kappadokia ve Halys nehrine kadar, Lydia kralı Alyattes’in ülkesinin Doğu’sunu işgal edip Medya, Mezopotamya ve Anadolu kültürlerini tek bir birlik halinde mezcetti.[54] Ahuri-Mazda ile Zerdüşt de, Cyaxares’le birlikte girmişti Küçük Asya topraklarına, tıpkı bin yıl sonra Sasani Kavad I ile gelecek Mazdak gibi.
Etnik bakımdan farklı halkların (Sümer, Babilonya, Asur, Mısırlılar; Hitit, Hurri’ler, Kanaan’lılar, Arami’ler) nişanesini taşıyan Doğu medeniyetinin sentezi Pers’lerle tamamlanmış oluyor. Yeryüzünde iki hasım gücün mücadelesine şahit olunduğunu ifade eden düalist dogmatiğin sistemleştirilmesi gerçekleşmiştir: iyiliğe karşı kötü’lük, Ahuri-Mazda ile Ahriman. Bu keyfiyet monoteizmin cülusunu bariz şekilde hazırlamıştır: bu kere kabul edilmiş tek Tanrı’nın karşısına, antitezi olarak iblis dikiliyor.
Cyaxares’le başlamış istilâ Pers kralı Kuruş’la devam ediyor. Karun dize geliyor, kurtaramıyor onu hazineleri, İranlı yerleşiyor Küçük Asya’ya.
Derken İskender varıyor Anadolu’ya: böylece garp, Makedonyalının şahsında, binlerle yıllık uygarlığın yoğurduğu bu topraklara ilk defa ayak basmış oluyor, beşer tarihinde kesin bir merhaledir bu.
Kısa süreli İskender fırtınası arkasında, içine Helenistan, Trakya, Küçük Asya, Mısır, Suriye ve kuzey Hindistan’a kadar uzanan ülkeleri alan bir siyasi vahdet bıraktı. Dara’nın hükmettiği ırklar kalabalığına bir de Makedonyalısı eklendi. Onun öğeleri kimlerdi? Kimlerdi bu Trakya-illyria’lılar?
Makedonyalının adı gitti, sanı kaldı. Kolu bükülmez İranlıyı süpürmüştü. Yaklaşık bin beş yüz yıl sonra Guz, Oğuz’lar, Bizans’ın Doğu sınırını ciddi şekilde tehdit eder olduklarında, bunların haklarından ancak Makedonyalı asker gelir kanisi ile Monomachus, Makedonya tebasından Doğu Anadolu’ya asker kaydırmıştı.[55]
İlk Roma Asya vilâyeti, M.Ö. 133’de kuruldu.
Pontos devletinin kurucuları Mihridat’lar, Ahmeniler zamanında küçük Asya’da çeşitli görevlerde bulunmuş soylu bir İranlı aile idi. Anavatanında Selefkîlerce, silâh zoruyla baskı altında tutulan İranlılık bu yeni ülkede, yüksek dağların koruduğu ve Helenistik orduların gelip geçtikleri büyük yollardan uzak bir sığınak buldu. “Köken itibariyle Pers olan Mihridatlar böyle kalmakta ısrar ettiler, hâlâ Ahmenlierin şaşalarının hatırasını taşıyan halk nazarında itibarlarını böylece de muhafaza ettiler”[56] Doğu Karadeniz bölgesinin yerli halkları olan Khalib’ler, Tibaren’ler, Moşeen’ler ve Makron’lar da Pontos devletine bağlandı.
Pontos kralları, Helenizm’i de benimsemiş olmakla birlikte bir zaman sonra tamamen Anadolulaşmışlar ve burasının kıskanç birer savunucusu olmuşlardır.[57]
Jül Sezar döneminden itibaren dört asırdan fazla bir süre boyunca Anadolu sükûnet buldu, münakale şebekesini ıslah etti, ticaretini iyice geliştirdi. Yollarından her dil ve dinden insan geldi geçti, limanlarına her renk sancaklı gemi mal boşaltıp buralardan mal yükledi. Bu gelip geçenler ve buraya yerleşenler arasında Yahudiler de vardı…
Küçük Asya’dan da dış ülkelere çok insan gitti. Bir kısmı oralarda kaldı, bir kısmı da geri döndü, dağarcığı yüklü olarak. Ptolemeus’lar Mısır’ında (M.Ö. IV – III. yy.) Pamphylia ve Pisidialı askerler çok sayıda hizmet ederlerdi. İskenderiye’nin bir mahallesi “Aspendia” adını taşırdı. Büyük Aspendos kenti, Pamphylia’nın Mısır’a adam sevk eden esas merkezi olmalıydı. Pamphylialılar Perge’nin büyük Artemis Kültünü Mısır’a taşımışlardı.[58] Korsanları da fazla masum sayılmazdı. M.Ö. II-I. yy.da, Pax Romana‘nın tesisi için alınan önlemler arasında Attaleia (Antalya)’ya Romalı kolonların, daha önce Helenistik kolonilerin bulunduğu Kremna (Girme), Komana (Kayseri ile Elbistan arasında), Olbasa (Kırobası), Pisidia Antioch’u (Gazipaşa), Parlais (Barla)’ya kolonların yerleştirilmesi zikredilir. Bunun sonuncunda Helenleşme hızlanacaktı. Yukarı bölgede Pisidia dili Milâdi çağa kadar devam etti. Yılanlı Ovası üstünde bir vadide M.S. I. yy.a ait Sofular kitabeleri hâlâ yerli dille (Grek harfleri ile) yazılı idi. Muhtemelen Δαταιζ’ler halkı olan bir topluluk burada her türlü Grek-Latin kültür etkisinin dışında yaşıyordu. Aynı hale az çok Köprüsu’nun yukarı bölgelerinde rastlanıyordu. Mamafih zamanla durum değişti ve eski dil sadece insan isimlerinde devam etti. Antalya’da bir yazıtta üç kardeşten ilkinin bir Roma (Publius), diğerinin bir Grek (Hermaios), üçüncüsünün de bir Anadolu (Trokondus) adı taşıdıkları okunuyor. Bütün yukarı Pisidia’da mahalli insan adları Hitit dilleri grubuna dâhildir.[59]
Milâdi ilk senelerde Karamania (Karaman) eyaleti ve genellikle Toros’lar bölgesine ciddi şekilde Roma kolonileri yerleştirildi.[60]
M.S. 3. yy.lın sonunda Diocletian vilâyetleri metropolitlikler tesmiye edilen gruplar halinde birleştirdi. Hristiyanlığın girişi Anadolu’nun veçhesini iyice değiştirdi. 395’de Roma imparatorluğu ikiye ayrıldığında Küçük Asya Doğu Roma İmparatorluğunun payına düştü. Yerli diller ve eski dinler kısmen kayboldu ve ülke iyice Helenleşti: idare merkezi yakınlaşmıştı.
Bu arada Doğuda zengin Palmyra kenti bir güç olarak ortaya çıkıyordu.
Suriye çölünde bir kervan yolu kavşağında bulunan bu vahanın halkı bir Arap aristokrasisinin egemenliği altında Aramî’lerden oluşmuştu. I. yy.dan itibaren Roma’ya bağlılığı vardı. Prensleri Roma adına hükümet ederlerdi. Palmyra kraliçesi ünlü Zenobi (Zeynep) (266-273) Mısır ve Küçük Asya’yı, kısaca Roma’nın bütün doğu vilâyetlerini hükümranlığı altına almıştı, yine hep metbu’nun adına. Arap ve Mısır menşeli bu hatun bütün dinleri uzlaştırıp bel’eden geniş bir syncretism‘i hayal ediyordu.
Hatunla oğlu Waballath, ileri giderek, İmparator unvanını alınca Aurelien bunların hakkından geldi. Zenobi esir edilip Roma’ya götürüldü, zafer şenliklerini süsledi ve 272 senesinden itibaren de Palmyra tarihten silindi gitti.
Kısa süreli bu garip serüven aslında, İslâm ordularının harekâtından çok evvel Arap ırkının Helenistik Doğu üzerinde mevcut ihtirasının ilk tezahürlerindendir.[61]
II. yy.lın sonunda Güney Baltık’tan hicret edip Karadeniz’in kuzeyine, Don ile aşağı Tuna arasına yerleşen Goth’lar Kırım’ı zapt etmişlerdi. III. yy.lın ikinci yarısı boyunca gemileriyle Boğaziçi, Marmara, Çanakkale yoluyla adalara kadar varırlar, Bizans, Chrysopolis (Üsküdar), Cyzique (Kapudağı), Nicomedia (İzmit) bunların talan hareketlerine sahne olurdu. Ephesus’a bile taaruz ettiler. Rodos, Girit ve hattâ Kıbrıs bile bundan masun kalmıyordu. Karaya çıkmaya cüret edenler ya imha edilmiş, ya da Roma ordularınca yakalanmıştı. Karadan ise bunlar Makedonya ve Trakya’yı istilâ ettiler, İmparator Claudius bunlara Niş civarında pes ettirdi ve çok sayıda esir aldı. Bu esirlerin bir kısmını orduya alıp bir kısmını da boş arazilere kolon olarak yerleştirdi. Ordularda bundan böyle bir Goth kıtası bulundu.
III. yy.da Kırım Goth’ları arasında, muhtemelen Küçük Asya’dan esir aldıkları Hristiyanların tesiriyle İsa dini gelişmeye başlamıştı.
375’de, Hun kasırgasıyla denge bozuldu. Visigoth’lar sının zorunlu olarak geçtiler ve Tuna’yı aşmak müsaadesini dilediler. Mukabilinde çok şey vaat ettiler. Yarısı silâh taşır halde beş yüz bin kişi yerleştirildi İmparatorluğun Bulgaristan-Yugoslavya (Mesa) bölgesine, ilk zamanlar rahat duran bu unsurlar zamanla Romalı general ve yüksek memurların tutumlarına karşı isyan etme durumuna geldiler: kolonlara tahsis edilmiş paranın bir kısmını bu zevat zimmetine geçiriyor, bunları iyi beslemiyor, bunlara iyi muamele etmiyorlardı. Ayrıca büyük miktarda Goth’u Küçük Asya’ya gönderiyorlardı. İtirazları devamlı olarak cevapsız kalınca dostluk bozuldu: Alan ve Hun’ların yardımı ile Trakya’ya girip Konstantinopolis üzerine yürüdüler. Edirne civarında vaki muharebede de Roma ordularını perişan edip İmparator Valens’i katlettiler. Bizans kapıları açık görünüyor idiyse de serüvenin bu kadar cüretlisine hazır değillerdi. Valens’in halefi Theodosius, yine başka Goth kıtalar sayesinde bunları durdurabildi. Böylece bu Cermen’lerin bir kısmı İmparatorlukla hasmane münasebette iken bir başka bölümü onun hizmetinde bulunup sair Cermen’lere karşı savaşmayı kabul ediyordu.
Goth’lar böylece ordu ve idarede yüksek mevkileri ihraz etmişlerdi, İmparatorluğun her köşesini koruma görevi geniş ölçüde Cermen bölüklerine tevdi edildi. Bu keyfiyet ciddi mesele yaratmaktan hali kalmıyordu.[62] VI. yy.ın başında Urfa halkının ve bu arada Roma idaresinin Goth askerinden bizar olduklarını vakanüvisler yazıyor.[63]
Mesele gerçekten mevcuttu; ordunun çok sevilen generallerinden Goth Gainas fırsat bekliyordu. Theodosius tarafından Phrygia bölgesine yerleştirilmiş Goth’lar isyan bayrağını çektiler, başbuğları Tribigild’in kumandasında, isyanı batırmaya memur edilen Gainas asilerle birleşti,[64] işin ötesi konumuzun dışına çıkar.
Pisidia’nın Toros’ların güneyinde kalan kısmı, yani İsauria, Bizans’a imparator sülâlesi vermiş olmaktan başka halkının haşarılığı ve korsanlığı ile de iştihar etmişti. Romalılar, bu menşei karanlık kişilerle daha M.Ö. I. yy.ın başlarında tanışmışlar, prokonsül Servilius bunları itaat altına almakta hayli güçlük çekmişti ve sonradan bunlar Galatia’nın idaresi altına verilmişlerdi, İsauria’nın, merkezi Seleukeia (Silifke) dışında meşhur on kenti arasında Germanicopolis (Ermenek) adlı bir kentin bulunması bu adamların Cermen’lerle münasebetini akla getiriyor.
İsauria’lı Zenon’un tahta çıkmasıyla (474) idarede İsauria’lılar Goth’ların yerini almıştı. Halefi Anastase, rahat durmadıklarını gördüğünde bunları başkentten defetti ve altı sene süren zor bir mücadeleden sonra isyanı bastırdı. Büyük kısmını tehcire tabi tutup Trakya’ya nakletti.
Bu arada Hun’ların bir koluna mensup Bulgar’larla Trakya menşeli Getae’ler sık sık sınırları aşıyorlardı. Getae’leri Slav’lar olarak görenler de var.[65]
Kavad’la başlayan Sasani hareketi gün geçtikçe şiddet kazanıyordu. Heraclius tahta çıktığında (610) hareket hayli tehlikeli olmaya başlamıştı. Hüsrev Perviz 611’de Suriye’nin fethine ibtidar edip Antakya’yı, arkasından Şam’ı zapt etti ve Kudüs üzerine yürüyüp orasını da işgal etti.
Suriye ile Filistin’in kolaylıkla zaptı, Nasturî ve Monophysite olan bu ülkeler halkının merkezî idarenin baskılarından bizar oluşu ve dolayısıyla İran’lının tarafını tutmasıyla izah edilir[66]. Ahuri-Mazda, Zerdüşt ve Mazdak bunlara, sair hususların yanı sıra, geniş dini hürriyet, tanıyordu…
Pers istilâsı Suriye ve Filistin’e münhasır kalmadı, İran ordusunun bir kısmı bütün Küçük Asya’yı kat edip Kadıköy’e vardı ve Üsküdar civarında karargâh kurdu. Bu arada İskenderiye de düşmüş, bura halkı da müstevliyi sevinçle karşılamıştı. Tabii, başkente buğday sevki de durmuştu.
Kavad Ephtalid Hun’ları ile birleşip 502’de Theodosiopolis (Erzurum), 503’de Amida (Diyarbakır)’ı zapt etmiş, 518’de İranlılar Mezopotamya ve Güneydoğu Anadolu’yu ele geçirip uzun süre buralarda kalmışlardı. Perviz de kılıcını Boğaziçi sularında yıkadı.
Heraclius’ün İran tehdidini bertaraf etmesi altı yıl sürdü (622-628). Hiç de kolay olmadı bu mücadele, zira beri taraftan Slav’larla birleşmiş kalabalık bir Avar grubu Batıdan varıp Konstantinopolis surlarına hücum ediyordu (626).
Kur’an’da “Rûm Suresi” bu olayları nakledip Bizans’ın zaferini önceden haber veriyor: “Elif, Lâm, Mim. Romalılar, yakın bir yerde; yenildiler. Yenildikten sonra, birkaç yıl içinde galip gelecekler. Önce de, sonra da, her emir Allah’ındır. O gün, müminler de Allah’ın yardımı ile sevinecekler…”.[67] Burada “ehli kitap”ın müşrikler üzerinde nihaî zaferinin temennisi okunuyor.
İran seferinin mutlu sonucu ile Heraclius, ilk kez 629’da Basileus unvanını alıyor. Hâlbuki şanlı günlerde Akha’lar, Arâmiler, Kassî veya Hurri’ler kendilerini “Şahinşah” ilân ederlerdi. Bunda böbürlenmenin ötesinde bir anlam vardı: İmparatorluk fikri, evrensellik iddiası. VII. yy.a kadar Latin İmperator‘un Grek karşılığı αύτοχατω olmuştu. Bizans İmparatorunun “Basileus” unvanını vermeye razı olduğu tek yabancı devlet başı İran Şahı oldu.[68]
Aynı günlerde dünya tarihinde yeni bir devir açılıyordu: Araplar Bizans ve İran devletlerinin topraklarına duhul ediyorlardı. Çölün yakıcı mahbesinden kurtulup zengin topraklara kavuşmak iştiyakı bunların muharrik gücü idi. Başlangıçta dini müsamahaları da yayılmıştı. Bunun dışında, fethedilmiş ülkelerden sadece belirli cins ve miktarlarda vergi tahsil edeceklerdi. Hâlbuki Şarki Romalı vali hiç de böyle hareket etmiyordu. Bu itibarla en azından Suriye, Filistin, Mısır, yukarda izah ettiğimiz gibi, Basileus idaresinden kopmaya hazırdı. Buraların halkı da, ayrıca Araplar gibi Samî ırktandı. Arap başarısında dini unsurlar ikinci plânda kalmıştır.
Bizans topraklarından en önemli kopartmalar Halife Ömer zamanında oldu. 50’lerde Suriye, Küçük Asya’nın bir kısmı, yukarı Mezopotamya, Filistin, Mısır ve Bizans’ın bazı kuzey Afrika vilâyetleri Arap’ların elinde idi. Muaviye’nin deniz filosu on beş yirmi yıl sonra Çanakkale’yi geçip Kapudağı’nda karargâh kurdu ve başkenti sardı. Ama olmadı… Buna karşılık Hicrî 94’de (712) Emir Müselleme Amasya’yı zapt ediyordu.[69] Cevelanlar sık sık Karadeniz kıyılarına kadar uzanıyordu. Müselleme’nin kara kuvvetleri bütün Küçük Asya’yı şarktan garba kat etmiş, Sardis ve Bergama’yı işgal etmişti. 717’de Bergama’dan hareketle Çanakkale’de Abydos’tan karşıya geçip Bizans surlarının dibine gelmişti. Aynı anda da 1800 gemilik bir deniz kuvveti kenti denizden sarmıştı. Leon III, aynı zamanda kendi savunmalarını da düşünen ve Trakya’da Arap’lara büyük zayiat verdiren Bulgar’ların yardımını sağlamıştı. Bizans mukavemet etti. Müselleme’nin adı da, Eyüp’te inşa ettiği rivayet edilen camiye bağlı kaldı.
Leon III, Bulgar’lardan başka Arap’lara karşı Hazar’larla da anlaşmıştı. Bunlar Arap’ları kuzeyde açıkça tehdit eder olduklarından 718 ricatından sonra Arap’lar pek ciddi harekâtta bulunmamakla beraber Küçük Asya’yı Doğuda derinlemesine istilâ etmekten geri durmadılar. Hatta İznik’e bile vardılar. Leon III bunları Phrygia’da Akroinon’da (Afyonkarahisar’da) bozmayı başardı. Bundan sonra doğuya çekildiler. Bu kere de Akroinon’da şehit düşen Abdullah-el-Battal (Battal Gazi)’nin adı hadiseye bağlı kaldı.
VIII. yy.ın ortasında Abbasiler Emevilerin yerini alıp başkent ve umumi karargâhı Şam’dan Bağdat’a yani Bizans sınırından hayli uzağa nakletmeleri sonuncunda Leon III’ün halefi Constantin V, imparatorluk sınırlarını Küçük Asya’nın ucuna kadar geri götürme olanağına kavuştu. Ama bu durum kısa sürdü. Halife al-Mahdi’nin başlattığı taarruzlar Harun Reşid zamanında başarı ile ağır cizye karşılığında (senevî 90.000 denarii) sulh aktine kadar, devam etti.
IX. yy.da muhasamat hiç durmadı. Ancak hat’lar nadiren yarıldı. Hilâfet zayıflamıştı: ciddi iç kargaşalıktan başka İran ve sonradan Türk baskısının neticesi idi bu. Harun Reşid (786-809) ve Mamun’un (813-833) devirlerinde İran tesiri az çok münhasır bir üstünlük sağlamış, Arap milliyetçiliğini ikinci plâna itmişti.
Kara harekâtında kayda değer bir hadise olmamışsa da Akdeniz’de Arap filosu Girit’in, Sicilya’nın büyük kısmının ve güney İtalya’da bazı önemli noktaların işgalini sağlamıştı.
Diğer taraftan IX yy.ın ilk çeyreğinde Bizans-Arap münasebetlerinin en ilginç olayı Michel II zamanında Küçük Asya’da Slav Thomas’ın, iki sene süren ve çok ciddi bir iç savaş halini alan isyan hareketine Arap’ların iştirakidir.
Doğuştan Slav menşeli olan Thomas’a, iki themanın kıtaları dışında bütün Küçük Asya iltihak edip bazı kaynaklara göre Küçük Asya ve Kafkasya sınırlarının çeşitli milletleri de onun bayrağı altında toplanmışlardı. Thomas’ın ordusu, evvelce gördüğümüz gibi Anadolu’da önemli koloniler kurmuş ırkdaşları dışında İranlıları, Ermenileri ve Güney Kafkasyalıları (iberya) ve yine Kafkasya’nın birçok başka kabilesinin mümessillerini içeriyordu. Bu kuvvetin azameti karşısında Halife Mamun onunla ittifak akdetti: hadiselerin gelişmesi onu yakından ilgilendiriyordu.
Bu olay, içtimaî neticeleri itibariyle de hayli önemlidir şöyle ki Küçük Asya’da vergi tahsildarları Thomas’a iltihak etti ve bir kaynağa göre “efendilerine karşı bir köle ayaklanması” vaki oldu. Alt tabakalar zalimlere, toprak ağalarına baş kaldırıp kendilerine daha iyi bir gelecek hazırlama gayretine düştüler.
Ege filosunun desteği ile Thomas, merkezi kuvvetlerin mukavemetini bertaraf ederek Byzantium’un karadan ve denizden muhasarasına tevessül etti. Boğaziçi’nin Avrupa yakasına vardığında Trakya ve Makedonya Slav’ları ile takviye oldu. Fakat bir taraftan filo mağlup olurken, kralları Omurtag’ın idaresinde Bulgar’lar, kuzeyden ani bir baskınla asilerin kara ordusunu bozdular. Hikâye de böylece son buldu.
Bu kıyam, büyük ihtimalle, Küçük Asya’da çok ciddi içtimaî değişmelere sebebiyet verdi. Büyük Jüstinyen devrinde (Vl. yy.) ırgat köylüler tarafından işlenen büyük topraklar sistemi cari idi. Müteakip asırlarda, büyük mülkiyetin yanı sıra küçük köylü işletmelerine de rastlanıyor. Bu küçük işletmeler X. yy.da kayboluyor. Sebebi Thomas kıyamına atfediliyor. Şöyle ki, bu hareket karşısında merkezi hükümetin icbar ettiği ezici vergiyi küçük toprak sahiplerinin ödeyememeleri neticesinde topraklarını zengin komşularına satmak mecburiyetinde kalıyorlar.[70]
838’de Mutasım ordusu Emirdağ’a kadar geliyor, 863’de Malatya Emiri Ömer Samsun’da yoluna engel olan denizi hiddetle kamçılıyor. Ama ricat yolu kesilip tamamen imha ediliyor.
Slav’lar, Avar’lara katılıp Marmara’ya vardıklarında bunların başka kolları da Helenistan ve Küçük Asya sahillerini, o yerlerde koloni kurmaksızın talan ediyorlardı: Başlarında küçük prensleri vardı. Eski Slavcada bunlara knyaz denirdi. Bu adın Cermen «kral» kuningaz ile yakınlığı var.[71] Bugün doğu Anadolu’da, Kinyas kişi adına çokça rastlanmaktadır.
Sonradan bu talan hareketleri ciddi muhacerete dönüştü. Justinien II zamanında en az 80.000 kişilik bir grup Küçük Asya’ya Bithynia’da Opsikion themasına nakledildi (688). Bunlardan 30.000 kadarı seferber edilip Arap’lara karşı sürüldü ise de bunların karşı tarafa geçmeleri üzerine Opsikion’da geri kalanlar korkunç şekilde katledildi. VII. yy.dan itibaren Küçük Asya’daki Slav kolonileri istisnaî önem kazandı.[72] VIII. ve hatta XII. yy.da bu yerleşmelere yeniden tanık oluyoruz. Ancak bütün bunlar Malazgirt’ten sonra Türk harplerinin karışıklığı içinde kayboldu gitti.[73]
Oğuz’lar Küçük Asya tarihinin unsur-u kaatıı (facteur déterminant) olmuş, ona damgasını vurmuşlardır. Nihaî olarak bunlara kucağını açan topluluğun dokusunu teşrih etmenin bugünkü Türk toplumunun kültür temellerinin araştırılması bakımından büyük önemine binaen; son Asyalı dalgaların hareketine takaddüm eden devirlerde Bizans İmparatorluğunun etnik ve sosyal yapısını özetlemeye çalışacağız. Sonuna da Haçlı Seferleri’nin getirdiklerini ekleyeceğiz.
Osmanlı’ların Bizans’ın mirasına konmuş olmaları ve sonunda Türkiye Cumhuriyeti ile biten Küçük Asya’ya çekilme hareketine Rumeli’den buraya göçlerin vaki olması itibariyle bu özetin tüm Bizans ülkelerini kapsaması gereklidir.
Bu geniş imparatorluğun halkı hangi öğelerden oluşmuştur? Hayli değişik ırk bulunuyordu burada. Bir Grek veya tamamen Grekleşmiş çoğunluktan başka Slav’lar, Ermeni’ler, Kappadokia’lılar, Sami’ler, Mısır’lılar vardı. Grekçe Kilise’nin dili idi, ticari faaliyetler bu dilde yürütülüyordu. Herkes onu konuşmasa dahi az çok anlıyordu. Ancak, bu zahiri birliğin altında derin ayrılıklar yatıyor, keyfiyet Basileus’ları ciddi şekilde düşündürüyordu.
Avrupa’da V. yy.ın istilâları, Doğu İmparatorluğu’nun etnografik yapısına büyük değişiklikler getirmemişti. Alaric’in Wisigoth’ları, Atilla’nın Hun’ları, Theodoric’in Ostrogoth’ları bir müddet sınırları zorlamış fakat sadece gelip geçmişler ve çok çabuk Batıya teveccüh etmişlerdi. Arkalarında, Balkan’larda, genel hareketi takip etmeyen bazı aşiretler bırakmışlardı. Bunlara Gotho-Grek’ler deniyordu.
VI. yy.ın Hun, Slav, Bulgar ve Avar istilâları hayli felâketli olmuş, evvelce gördüğümüz gibi bu unsurlar mükerreren Bysantium kapılarında görünmüşlerdi. Her ne kadar geri atılmış idiyseler de ülke feci şekilde tahrip edilmiş, sekeneden binlercesi katledilmiş veya esir olarak götürülmüştü.
Yıkılmış ve boş kalmış bu diyarlara VII. asırda yeni dalgalar yönelmişti. Heraclius devrinde Hırvat ve Sırp’lar Illyrium’un bütün batı kısmını işgal ettiler; başka Slav’lar da Makedonya’da Vardar ve Struma vadilerine ve Selânik’in civarına yerleştiler. Grek kalmaya devam eden bu büyük kenti alamadılarsa da bütün etrafına, adeta müstakil küçük devletçikler kurarak bunları aşiretleriyle doldurdular. Bizans’lıların Slavya’lar adını verdikleri bu topluluklara merkezi hükümetin hükümranlığı güçlükle kabul ettirildi.
Başka Slav’lar Tessalya ve hatta Peloponez’e kadar duhul ettiler ve korsanlık hareketleri sırasında Ege adalarına ve bazen de, Küçük Asya’ya çıktılar. Kuzeydoğuda başka Slavya’lar vardı. VII. yy.ın sonunda Bulgar’lar burasını zapt edince Slav’larla karıştılar ve dolayısıyla etnik değişim daha da derin oldu. Gerçi, Balkan’ların bu tüm Slavlaşmasına eski yerli halk[74] karşı koydu ve çoğu zaman da Slav’lara kendi etkilerini icbar etti. IX. yy.ın sonunda büyük Bulgar İmparatorluğu kuruldu ve XI. yy.ın başına kadar devam etti. Üç asır sonra da Sırp devleti teşekkül ediyordu.
Asya’da durum oldukça farklı idi. Anadolu’yu, Balkanlar gibi çok ağır istilâlar tahrip etmemişti. Daha mütecanis kalabilmiş halkı büyük çoğunlukla Grek veya Grekleşmiş uluslardan oluşmuştu. Bununla birlikte burada da yine hayli -farklı ırklar bulunuyordu. Kızılırmak’ın ağzından Rodos’a bir hat çekildiğinde Batı’da kalanların aşağı yukarı tamamen Grek olmasına karşın bu hattın Doğu’sunda durum çok başka idi. Burada Ermeniler, Kapadokyalılar, Kilikyalılar, İsoryalılar, Samiler vardı ve bütün bu insanlar Helenizm’den hayli farklı bir zihniyete sahipti. Bu arada Sasaniler döneminde İran’ın yeniden gelişmesi, eski milli gelenekleri uyandırmıştı. Grek paganizmine düşmanlığı gereği Hristiyanlık bu eğilimleri, körüklüyordu: yeni yeni duygular beliriyor, ulusal istekler açıkça ifade ediliyordu. Güney’de, tamamen Samîlerle meskûn Suriye ve Mısır’ın Konstantinopolis ile bağları gevşekti ve bu kişiler başkentin Helenik zihniyetinden nefret ediyorlardı. Siyasi muhalefet dini şekle bürünmüş halde beliriyor, karışıklıklar sürüp gidiyordu. Keyfiyet, Arap istilâsının hızla başarısına yardımcı olmuştu.
Unutulmaması gereken bir başka husus da İmparatorluğun ethnografyasını ayrıca çapraşık duruma getiriyordu: dini ve aslında siyasi nedenlerle Basileus’lar kolaylıkla büyük tehcir hareketlerine tevessül ediyor, bir bölgeden öbürüne önemli miktarda nüfus kaydırması yapıyorlardı. VII. yy.da Lübnan’ın Mardaitleri, ülkelerinden uzaklaştırılmış, bir kısmı Küçük Asya’nın Güney sahiline, Cibyreotlar theması denilen bölgeye nakledilmişti. Aynı dönemlerde Justinien II, 80.000 Slavı Makedonya’dan Bithynia’ya sevk ediyordu. Müteakip yy.da ikon düşmanı (iconoclaste) imparatorlar başkente çok sayıda Suriyeli, Ermeni ve daha sonra da, orthodox anlayışa muhalif bir Hristiyan mezhebi olan Paulicien getirttiler. IX. yy.da imparator Theophile, Anadolu’da kalmış olanlardan 30.000 İranlıyı Balkanlar’a naklediyor, bir asır sonra da Jean Tzimiscés önemli bir Manihaist koloniyi Filibe’ye yerleştiriyordu.
Şimdi de nihaî Oğuz istilâsına takaddüm eden günlerde, yani XI. yy.da, Anadolu’nun veçhesini saptamaya çalışalım. Bunu yine çok özetleyerek yapacağız.
Nüfus, varlık, ticaret ve sanayi bakımından Karadeniz üzerinde bulunan Anadolu sitelerinden en önemlisi şüphesiz Trebizond idi. Paipert (Bayburt) ve Chaidia themasının mümbit tabii bölgelerine komşu olması itibariyle tahıl stok merkezi ve pazarı olarak çalışan Trabzon’da, denizden Kırım’dan, karadan da Kafkasya, Orta Asya, Suriye, Konstantinopolis ve Anatolia’dan (Batı Anadolu) gelen ticaret yolları kavuşurdu. Her yıl birkaç fuar kurulurdu; bunların en ünlüsü, Trabzon’un koruyucusu Aziz Eugenius adına olanıydı. Orta-Doğu’nun her tarafından gelen tacir ve seyyahlar burada alışveriş edip def-i maraz (hastalık savma) için mezkûr azizin ziyaretgâhına varırlardı: Araplar, Ermeniler, Grekler, Ruslar, Kolkhisliler, Yahudiler, Gürcüler ve Çerkezler burada her türlü emtiayı alıp satarlardı.
Selçuklu taarruzuna takaddüm eden dönemde Bizanslılar Doğu Anadolu’da hayli müreffeh ticari kentlere sahiptiler. Bunlardan en önemlilerinden biri Erzurum’un hemen kuzeyinde, Dumlu civarında (?) geniş Artze şehri olup burada, mahalli Suriye’li ve Ermeniler dışında diğer milletlere mensup çok sayıda tacir oturur, burada İran, Hindistan ve Asya’nın geri kalan kısmında istihsal edilen mallar bulunur, alınıp satılırdı. Yakınında bulunan Theodosiopolis (Arz-el Rûm, Erzurum) önemli bir kervan yolu üstünde idi. Romanos I zamanında imparatorluğa dâhil olan Melitene (Malatya) sonradan bilhassa Jakobit Hristiyanları ve daha aşağı derecede olmak üzere Ermeni ve Grek’lerle iskân edildi; zenginliği ile ün salmıştı. Suriye ile ticaret dolayısıyla Nisibis (Nizip) ve Edessa (Urfa) da oldukça kalabalık ve varlıklı şehirler arasında bulunuyorlardı. Bizans’la İslâm dünyasının buluştuğu önemli bir noktada bulunan Antioch (Antakya), imparatorluğun iktisadi hayatında ve bilhassa Anadolu şehirlerinin ticari faaliyetinde çok önemli yer tutardı. Anazarba (Anazarva) ve Podandus (Pozantı), X ve XI. yy.larda kalabalık ve müreffeh idiler. Yayla şehri Tzamandus (Zamantı)’nın da hatırı sayılırdı. Adana, Tarsus, Mopsuestia (Ceyhan) ve Seleuceia (Silifke), ticari teşebbüsler açısından mütebariz kentlerdi.
Mezopotamya-Suriye’yi Anadolu’ya birleştiren ticari yol üstündeki mevkii ve en mühim Grek metropolitliklerden biri ve aynı zamanda önemli bir dini ziyaretgâh olması itibarıyla Caesareia (Kayseri), Kappadokia’nın başlıca şehri idi. Niğde, Archelais (Aksaray) ve Heracleia (Ereğli), Kayseri kadar değilseler bile yine güney Anadolu yol şebekesi üzerinde bulunmaktan müstefit idiler. Caesareia’nın batısında, orta-güney Anadolu’nun idarî, dini ve ticari mihrakı İconium (Konya) idi. Chonae (Honaz) ve Laodiceia (Lâdik-Denizli), Konya’yı Menderes vadisine bağlayan yol üzerinde bulunan ve transit ticareti ile geçinen kentlerdi. Honaz’da baş melek Mikhail bayramında açılan büyük ticari fuar kurulurdu. Denizli ise ayrıca dokumacılığı ile ün salmıştı, İbn Batuta XIV. yy.ın başında, burada Grek dokumacıların hâlâ mükemmel kumaşlar dokuduklarını zikrediyor (burası Achileus’u satın alıp bir sene müddetle “dizinin dibinde” yün eğirten Omphalos’un diyarı değil mi?). Arap seyyahının bahsettiği altın işlemeler eski devirlerde Phrygia ve Lydia’lı sanaat erbabının marifetlerindendi.
Iconium’un kuzeybatısında, Dorylaeum (Eskişehir) yolu boyunca idarî, dini ve askerî merkez olarak iş gören daha küçük şehirler bulunurdu: Laodiceia Cecaumene (Kadınhan), Tyriaeum (Ilgın), Philomelium (Akşehir), Synnada (Şuhut), Polybotus (Bolvadin), Acroenus (Afyonkarahisar), Amorium (Emirdağ’ın 12 km doğusunda Hacı Hamza ve Hisar Köyleri civarında — TA.), Caborcion (İsmetpaşa?), Santabaris (Nacoleia—Seyyitgazi güneyinde). Nacoleia (Seyitgazi), Cotyaeum (Kütahya), Trocnada (Kaymaz) ve Pessinus (Balahisar köyü kurbunda) bunlardandı.
Yaylanın kuzey yanının en önemli şehri Ankyra (Ankara) olup bunun doğusunda Saniana (Kırıkkale) — askerî üs — ve daha kuzeyde Gangra (Çankırı) ve Castamon (Kastamonu) vardı, Halys (Kızılırmak) ve iris (Yeşilırmak) nehirleri arasında Euchaita (Çorum), ticari hüviyeti olan bir yerleşme mahalli idi. Fuarı civarın tüccarını cezp ederdi. Amaseia (Amasya) da, stratejik durumu itibariyle, önem sahibi idi; ayrıca maden bölgesinde bulunuyordu. Doceia (Tosya), Neocaesareia (Niksar), Sebasteia (Sivas), Coloneia (Şebinkarahisar), Nicopolis (Suşehri) önemli idarî, dinî ve ticarî merkezlerdendi.
Anadolu kentlerinde kuvvetli ticaret akımları daima mevcut olmuştur. Çok iyi gelişmiş mahalli endüstriler de hiç bir zaman eksik olmamıştır: işlemeli-kılaptanlı, keten, yün, ipekli ve pamuklu kumaşlar, halılar dokunur, cam işleri ve çömlekçilik yapılır, buhur (günlük), yay, ok, kılıç, kalkan, çivi, halat ve sair bahriye gereci istihsal edilirdi. Gemi de inşa edilirdi. Yarımada, Bizans’ın başlıca maden membaı idi: gümüş, bakır, demir, kurşun, muhtemelen altın, mermer, şap, yarı-kıymetli taşlar buradan çıkardı. Kentler, köylünün istihsal ettiği tahıl, balık, şarap, meyve, sebze, ceviz, hayvan ve kerestenin satış merkezleri idiler.[75]
Kaç kişi idi bu Anadolu? Zor cevap bulur bu soru, zira eldeki belgeler kesin bir sonuca varma olanağını sağlamıyor. Ticari refah ve kent hayatiyetine dayanan tahminler nüfusun 8.800.000 ile 13.000.000 arasında olabileceğini ileri sürüyor. Mamafih bunun aşağısını iddia edenler varsa da X ve XI. yy.larda nüfusun, evvelce gördüğümüz nakiller sebebinin dışında, kentlerin kendilerini sakince devam ettirmeleri itibariyle, arttığı kabul ediliyor: İslâm ülkelerine yakınlıklarına rağmen Melitene, Sebasteia ve Artze gibi önemli kentler surla çevrili değillerdi. Ayrıca eski vergi sisteminde çaput, yani şahıs başına vergi ile iugum, yani arazi vergisi, yetersiz çalışan kol nedeniyle, birbirine bağlı idi. Bu iki verginin sonradan ayrılması, tarım işgücü sıkıntısının yok olduğuna delil teşkil ediyor. Keyfiyet X. yy.da toprak ağalarının artan iştahları ile kanıtlanıyor. Kilise teşkilâtının genişlemesi de nüfusun arttığına ayrıca delâlet ediyor.
Tarihin eski devirlerinden beri Küçük Asya çok geniş bir yol şebekesi ile donatılmış olup Romalıların bu konudaki katkıları, bu toprakların kent ve hattâ köylerini, ciddi bir ticari ve askerî yol ağı ile örülmesini intaç etmişti. Bunun ayrıntılarına burada girmeyeceğiz.[76]
Küçük Asya Bizans’ın sadece askerî ve iktisadi bakımdan en önemli vilâyeti olmakla kalmamış, aynı zamanda dini bakımdan da en gelişmiş eyaleti olmuştu. En zengin, en kalabalık metropolitlikler burada idi. Hepsinden önemli olarak da çok sayıda mukaddes bilinen mahal ile de dolu olup birçok azizin kültü yine bu topraklarda sürdürülüyordu. Bunlardan bir kısmı da efsanevi azizlerdi.
Çeşitli Anadolulu azizin kült ve kiliseleri, Grek Hristiyanlardan başka Lâtin’ler, Gürcü’ler, Slav’lar ve bu yerleri ziyaret eden sair unsurlardan hacılarca da meşhurdu. Bu kültler Anadolulu Bizans vatandaşının günlük yaşantısında çok önemli yer tutardı. Büyük din adamları ile ün salmış misyonerlerin çoğu da yine bu topraklardan gelme idi. Kısaca, Anadolu Bizans cemiyetinin manevi hazinesi idi.
Anadoluluların çoğunluğunu mütecanis bir toplum ve kültür içine mezcetme hususunda bu kültlerin anlamı aynı derecede önemlidir. Bu kültler, imparatorluğu bütünleştirmede son derece büyük rol oynayan Bizans kilisesince temessül edilmişti. Bunda bir zaruret görülüyordu, zira bu mahalli akımlar o derece kökleşmişti ki hükümet merkezinin resmi orthodox akide ve tatbikatını icbar etmek karışıklığı mucip olacaktı. Taşra insanının azizlere bu yakın bağlılığı nedeniyle bunların kültüne ait birçok dogma dışı uygulamaları resmî kilise kabullenmişti.[77] Bu konu, çok önemlidir: çok benzer durumların bugün geçerli olmasından başka çeşitli kurbanların kesilmesi ve pagan kahraman ve ilâhlarının Hristiyan azizleri kültüne dâhil edilmesi gibi hadiseler çeşitli renklere bürünerek günümüze kadar devam edecektir.
XI. yy.da Oğuzları karşılayan etnografik veçhe ne idi? O devirde, Anadolu’nun geniş ölçüde Grekleşmiş olduğu tezinin muhalifleri, bu Grekleşmenin sathî kaldığını, halkın aslında Hititler devrindeki karakterini muhafaza ettiğini iddia ediyorlar.[78] Esasen tartışma konusu olan, Halys ırmağı ağzı – Rhodos hattının batısında kalan topraklar olup bunun doğusu için derin Grekleşme olduğu iddiasında bulunan da yok. Kaldı ki Grekleşme tezini savunanlar dahi bunun bilhassa dil ve din yönünden tam olduğunu ifade edip sair hususlarda daha ihtiyatlı davranıyorlar. Burada dahi Helenleşmenin şehirlerde büyük ilerlemeler kaydettiğini, sürecin şehirleşmenin anlamdaşı olduğunu, buna karşılık köylerde Grek tesirinin kentlerdekine nispetle hayli geride kaldığını ve köyün Grek öncesi kültürünün çoğunu muhafaza ettiğini ifade ediyorlar.[79] Köyle kent arasındaki bu farka, tarihin garip bir kanununun gereği olacak, Osmanlı devrinin son gününe kadar tanık olacağız.
IV. yy. Kappadokya’sında, aşağıda göreceğimiz gibi, köyler magnat’ların (büyüklerin) malı olup sakinleri de yarı köle durumunda idi. Bu nedenle Hristiyanlık en çok bunlar arasında yaygındı. Magnat’ların resmi dine iltifatları ise sadece imparator sarayında itibar görmek içindi. Aynı amaçla genç asilzadeler Grek irfanını almak için Atina’ya gidiyorlardıysa da zihniyetleri, yaşantı tarzları Kappadokyalı yani İranlı kalmıştı. Buralarda hâlâ İran’ın “Maj”lar kültürü egemendi. Çoğu asilzadenin eski inançlara bağla kaldığı görülür. Bu sebepten müteakip yy.da Kappadokya Hristiyanlığında birçok pagan kalıntılar devam etmiştir.[80] Bu kalıntıların İslâmlaşmaya da mukavemet edip günümüze çıktıkları bir vakıadır.
Anadolu dillerinin bir kısmının VI. yy.da kırsal bölgede konuşulmaya devam etmesi keyfiyeti işbu bölgeye Helenizm’in fazla sokulamadığının delilidir. Dilin devamlılığına misallerden biri, mezkûr asra kadar konuşulmaya devam eden Isauriaca olup Kappadokyaca ve Goth dili IV. Phrygia dili de III. asra kadar konuşulmuştu. Ancak, bazı metinler nedeniyle neo Phrygiacanın V. yy.da konuşulduğu kanısına varılıyor: Küçük Asya’da Gothların piskoposu Selinus, hem Gothça, hem de Phrygiaca vaaz edermiş. Elde belge olmadığından VI. yy.dan sonra eski Anadolu dillerinin kaderini takip edemiyoruz.
Halys-Rhodos hattının doğusunda ise durum, yukarda da gördüğümüz gibi, hayli farklı idi. M.Ö. VII. asırda Anadolu’nun doğusuna göç edip orada Urartu’larla karışmış Phrygia’lıların bir şubesi olduğunu Herodotus’un söylediği Ermeniler,[81] Süryani’ler, Kürt’ler, Gürcü’ler, Arap’lar, Laz’lar kendi dillerini kullanmaya devam ediyorlar. Yine sözünü ettiğimiz gibi imparatorlar ya siyasi veya dini sebepten bir yerden bir yere kitleleri naklediyor veya bir kısım insan meselâ İran veya Arap istilâsı önünden kaçarak muhaceret hareketi yaratıyordu. Bu yolla IV. yy.da Goth’lar, Phrygia’ya, Justinien II zamanında Kıbrıslı Grek’ler Kapudağ’a ve Mardait’ler de Antalya’ya yerleştirilmişlerdi. Keza hayli Ermeni askeri de Anadolu’nun çeşitli yerlerine iskân edildiler. XI. yy.da kıtalar ya bir yerde sabit kalır veya askerlik görevi müddetince geçici olarak bir mahalle izam edilirdi. Bu cümleden olarak Romanos I devrinde (919-944) Rus kontenjanları Trabzon civarına sevk edilmiş, bir asır sonra da bir tagma (tabur) Rus askerinin, iki tagma Frank askerlerin olduğu gibi, kışlık ordugâhı kuzeydoğu Anadolu’da bulunuyordu. Bu yy.ın belgelerine göre hayret verici çeşitte ırktan oluşan askeri birlikler imparatorluğun vilâyetlerine dağılmıştı; Rus, İngiliz,[82] Norman, Alman, Bulgar, Arap, Gürcü, Ermeni, Arnavut, İskandinav ve sair milletten er, imparatorluğu savunmakla görevli olup bu iş için para alıyordu.[83] Eski Almancada “kartal” karşılığı Aar olup Divriği’de, Ulu Cami tezyinatı arasında batı kapısındaki çift başlı kartala halkın bugün Aro demesi hayli dikkate değer.[84]
Büyük ticari önemi olan ve o nispette de az etüt edilmiş bir etnik grup Yahudi kolonileri idi. Roma devrinde diaspora (dağılma) bunları Anadolu’nun altmış kent ve sitesine dağıtmıştı. XL. yy.da Antalya’da önemli ve zengin, muhtemelen yine o şehrin ayrı bir mahallesinde meskûn, Mısırlı tüccarlarla münasebette bir Karait Musevi kolonisi mevcuttu. Mezkûr asrın ilk yarısında birçok Musevi tacir Müslüman korsanların eline düşmüş ve Mısırlı cemaatlerce fidyeleri ödenmişti. Antalya, Karait’leri ilk kez kabul eden imparatorluk kenti olmak hasebiyle de Karait mezhebinin doğduğu yerler olan Babilonya ve İran’la faal münasebetler idame ettiriyordu.[85] Anadolu’nun aşağı yukarı her kentinde Yahudi’lerin varlığına dair kayıt var. Kırım Karait’lerinin menşei hakkında bilgiler kesinliğe kavuşmuş değildir. Karait’ler Türkçe konuşur ve Tevrat’ın Türkçe tercümesine sahiptirler. Bunların Hazarlara nispeti konusunu ilerde ayrıntılarıyla irdeleyeceğiz.
Ortaçağ İslâm kültürünün her şeye rağmen, kavimler ve bunların kendi kültürleri arasındaki farkları silebildiği asla iddia edilemez. Anadolu sekenesi bu kadar karışmaya rağmen, belirli bir noktada, boya tutmaz metaller gibi, ana kültürel karakteristiğinin tamamiyetini izhar etmekten geri kalmaz, ister Anadolu, ister Altay menşeli olsan, putperest kültür unsurları üzerinde İslâm kültürü, bir ince cila olarak kalmaktan ileri gidememiştir. İslâm’ın kudretli günlerinde Semerkand’lı şair Rudakî “gönül Mecusi kutsiyetinin cazibesine kapılırken, yüzü Kâbe’ye döndürmenin manası yoktur. Bütün dinler için umumi olan Allah’ı sevmek ile kanaat lâzımdır. Allah senin muhabbetini kabul eder, ama namazını kabul etmez” dememiş mi idi.[86]
Hitit’lerde ölen krallar yakılır, ateşin etrafına on iki ekmek dizilirdi.[87] 1951’de Bitlis civarında ağır bir trafik kazasında ölenleri götüren kamyonun ön tamponuna bir somun ekmeğin bağlandığına, açık arazide bu ekmek bulunup getirilene kadar şoförün hareket etmeyi reddettiğine bizzat tanık olduk. Devam edegelen bu âdetin İslâmiyet’le hiç bir ilgisi olmadığı meydandadır.
Oğuz’ların İslâmiyet’i kabul nedenleri hususunda ileri sürülen bir görüşü aynen aktaralım: “Öte yandan en eski atasözü kitabı niteliğini taşıyan ve Osmanlı, öncesi dönemin ürünü olan 1466 tarihli bir derlemede ‘Türk iti şehre gelicek, Farisiçe ürer’ atasözü,… şehir dilinin Farsça olduğunu belirtmektedir. Bu durum, yerleşik hayata başlayan Türklerin şehir hayatının gerektirdiği kavramları Farsçadan aktardıklarını ve model olarak aldıkları İslâmlığa dayanan İran kurumları aracılığıyla Müslümanlığı benimsediklerini ortaya koymaktadır. Bu bakımdan Türklerin İslâmlaşmalarının, hayvancılıktan tarımcılığa geçiş aşamasında beliren ihtiyaçların ürünü olduğu söylenebilir”.
“Türklerin… İslâm kanalından geçmelerine yol açan, Batı’ya açılma zorunluluğu yanında, bir hukuk sistemi özelliği taşıyan İslâm dininin yerleşik hayat ihtiyaçlarına cevap verecek bir karakter taşımasıyla açıklanabilir…[88]
Burada hemen belirtelim ki bu iddianın doğruluk derecesi ne olursa olsun, Oğuz’ların Selçuk hanedanı gibi İranlılaşmaya hiçbir surette yanaşmadıkları bir vakıadır: “kılıç tatıksa iş yunçır, er tatıksa et tınçır (kılıç paslanırsa—sahibinin işleri bozulur; bir adam İran âdetlerini iktisap ederse eti çürür)” sözü[89] keyfiyeti belgeler. (İranlıların da aynı şekilde Araplaşmaya karşı koyduklarına, hiç değilse onların üstünlüklerini kabul etmediklerine o tarihlerde geçen şu’übiye tartışmaları tanıklık eder.)
Bunda konunun esası, bütün Müslümanları birbirleriyle kardeş ve eşit ilân eden Kur’an’ın 49. suresinin tefsiridir.[90]
Yukarı Asya, eski uygar imparatorluklara sultanlar ve “Güneş’in Oğulları” yetiştiren bir “uluslar rahmi” (vagina gentium) olarak beliriyor. K’ai-Fong veya Pekin, Semerkand, İsfahan veya Tebriz, Konya veya İstanbul tahtlarına Han’larını yerleştiren bozkır kavimlerinin bu harekâtı, tarihin bir yasası haline gelmişti. Ama buna mukabil olan bir başka yasa da hükmünü icra ediyordu: eski uygar ülkelerin göçebe müstevlileri yavaş yavaş bel’ (yutma) etmeleri yasası.[91] Burada olayın iki yönü var. İlki demografik: bir azınlık aristokrasisi şeklinde yerleşen bozkırlı süvari, bu minelkadim karınca yuvasında zamanla eriyor. Diğeri de kültürel: mağlûp Çin veya İran uygarlığı sert galiplere sonunda sahip çıkıyor, onu sarhoş edip uyutuyor, fetihten elli yıl sonra sanki fetih olayı vukua gelmemiş gibi oluyor. Çinlileşmiş veya İranlılaşmış “barbar”, sair “barbar”ların yeni taarruzlarına karşı uygarlığın nöbetini tutuyor.
T’o-pa’lar sülâlesinin Kuzey Çin’deki bir araya getirme ve istikrarı sağlama faaliyetleri, Cha-t’o Türklerinin aynı yolda etkinlikleri (907-936) dikkate şayandır. Pamir’in Batısında Türk sülâleleri benzer icraatta bulunmuşlardır, Gaznevîler (992-1186) Afganistan’ın tarihî simasını çizmişler, Büyük Selçuklular (1037-1157), Arap istilâsından beri ilk kez İran İmparatorluğunun vahdetini ihya etmişlerdir: Hanefi Alpaslan’ın İranlı Şafiî veziri Nizamülmülk, efendisi’nin kılıcının gölgesinde Pax Percica‘yı tesis etmiştir.
Devam etmeden önce, bu kitabın konusu bakımından da ayrıca önemi haiz bir hususu vurgulayalım: Müslüman Osmanlı başlıca dini ritüellerin adını Arapçadan değil, Farsçadan almıştır: “vuzû” yerine “abdest”; “salât” yerine “namaz”…
İslâm topraklarında İran ve Anadolu’nun Türk fatihlerinin İslâmlaşması ve İranlılaşması, Gök imparatorluğu kurucuları Türk-Moğol-Tonguz’ların Çinlileşmesinin mukabilidir. İran’da Türk Gazvevî, Selçukî, Harzemî’ler, Cengiz Moğolları, Türk Timurîleri ve nihayet ok gibi Bizans’ın fethine atılacak olan Osmanlılar, birbirlerinin sırasıyla yerini alacaklardır.
751’de Araplar, Kuzey’den inen Karlukların yardımıyla Talas’ta (Taşkend’in Kuzeyinde) Çinlileri ezerek Orta Asya tarihinin kaderini değiştirmişlerdi: burası Çinli olacak iken Müslüman oluvermişti. Ancak bu iş Halife’den çok İranlı Sasanîlere yaramıştı. Bunlar resmen Araplar adına hüküm sürer gibi görünmüşlerse de gerçekte, en koyu Müslüman perdesi altında İran milliyetçiliğini ihya etmişlerdi (875-999). Göçebe Türklere karşı şedit mukabil talan hareketlerinde bulunuyor, bunların Batı’ya yayılmalarını önlüyorlardı. Bu hareketler putperestlere karşı İslâmi gaza kisvesine bürünmüştü. Ancak, sınır bölgesindeki Türk kabilelerinin İslamiyet’i kabul etmeleriyle işin rengi değişti: bu ihtida, İslâm cemiyetinin kapılarını sonuna kadar Türklere açıyordu. Aslında, kabile reislerinin birçoğunun beyninde İslâm’ı kabul etmenin başka bir amaç ve anlamı yoktu.[92]
Başlangıçta “Türk” sözcüğü, cins ismi olarak “olgunluğun en üst mertebesi” (meyve için) “tam olgun”, insan içinse “hayatın başında, genç, kuvvetli” manalarına gelmekte idi. Bunun “Türk” ethnonimi ile aynı olduğu ve genel olarak “kuvvetli” demek olduğu ileri sürülmektedir. Buna karşılık işbu ethnonimin ilk şeklinin “Türk” değil, “Türkü” olduğu iddia edilmektedir (Clauson). Halen kuzey-merkez Kırgızcada “Türk”, “koyunun yağı, iyi şartta olma” anlamında yaşamaktadır.[93]
Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lûgat-it-Türk’te (XI. yy.) “Türk”ü tarif ederken “Türk: Tanrı yarlığayası Nuh’un oğlunun adıdır. Bu, Tanrı’nın, Nuh oğlu Türk’ün oğullarına verdiği bir addır… Türk sözü, Nuh’un oğlunun adı olduğunda bir tek kişiyi bildirir, oğullarının adı olduğunda, “beşer” kelimesi gibi çokluk ve yığını bildirir. Bu kelime, müfret ve cemi yerinde kullanılır, nitekim “Rum” kelimesi Tanrı yarlığayası İshak’ın oğlu Iysu, Iysu’nun oğlu Rum’un adıdır; oğulları da bu adla anılmıştır, Türk kelimesi de böyledir…” diye yazıyor.[94]
Kaşgarlı’nın Nuh, İshak vs. adları anmasının, bu kitabın konusu açısından çok önemli olduğunu vurgulayalım. Döneceğiz buna.
Anadolu’nun Türkleşme-İslâmlaşmasının uzun öyküsü üzerine de yayılmayıp sadece bir temel olguyu açıklamakla yetineceğiz.
Türkmen ufukta belirdiği gün Küçük Asya halkı mütecanis bir kitle olmaktan uzaktı. Bir iskân unsuru olarak kabul edilmesi gereken Bizans orduları, hiçbir şeyin halklara ve hattâ merkezi hükümete bağlamadığı bir serseriler Babil’i teşkil ediyordu. Ülkenin ırkî veya milli bir mukavemet cephesi kuracak hali yoktu. Halk ise doğrudan doğruya bir devletin tabii olma yerine sadece ulu kişilerin yan ırgatı halindeydi. Toprak sahipleri bile Bizans maliyesinden bezmişlerdi ve bürokrasisi olmayan müstevlilerin idaresinde biraz, nefes alabileceklerini umuyorlardı. Kaba hatlarıyla Türkler kâh şekilsiz, kâh parçalanmış bir kitle içine dalmışlardı. Bu kitle, ortalama bir hesapla on milyonluk bir toplum teşkil ediyor, dalanların sayısı ise azami bir milyon mertebesinde bulunuyordu. Bu itibarla Türkleşmiş Anadolu’nun ethnik yapısında Türkmen kanının büyük ölçüde azınlıkta olduğu bir vakıadır.
İslam’ı kabul ederek yerli halk, egemen unsurlarla bütünleşiyordu. Kanı saf Türk olmamakla birlikte yeni teşekkül eden heyet-i içtimaiyeye dâhil olup Türk sistemiyle bütünleşen kişi sayısı her an artıyordu.
Şehre yerleşmiş kumandanlar, müfrezeler vardı, şehir hayatına alışmamış. Bunlar vazife icabı bu duruma katlanıyorlardı. Günlük yaşantının sahneleri arasında bir kent veya kalenin fatihinin çadırını mücavir açık araziye kurdurup gazilerinin yanına varmakta acele etmesi mutattı.[95] İstisnalar arasında Kılıç Aslan, birinci Haçlı seferi sırasında İznik’te oturuyordu ve atlanıp sefere çıktığında ailesi bu kentte kalmıştı.
Şehirlerin bu yeni sekenesi tedricen arttı. Ne kadar yavaş olursa olsun “Rûm” Selçuklu devleti teşekkül etmekte idi. Bu, başbuğun sarayında yetiştirilen kumandan çocukları, bu sarayın bütün bir müstahdem kadrosu, idari memurlar zümresi, ruhani önderlerin varlığı demektir, İranlılar kentlere gelip saraylarda, konaklarda bu yeni yerleşiklere idare usullerini ve İslâm kültürünün zenginliklerini öğretiyordu. Devlet çarkında kendine yer edinmek isteyen mahalli ayan, ihtida etmek için bu kentlerde kâfi derecede teşvik görüyordu. Başkent Konya’nın yanı sıra Kayseri ve Sivas, XIII. yy.da sadece önemli merkezler olarak kalmayıp yeni teşekkül etmiş toplumun temessül mihrakları olmuşlardı. Mevlânâ’nın “gel, gel, her kim olursan ol, gel…” çağrısı aslında, ilerde ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, bir ırklar yelpazesi teşkil eden yerli halkı Türk Selçuklu hegemonyası altına girmeye davetten başka bir mana taşımaz. Konya yöresine ait Altun-Aba vakfiyesi (1201) kayıtlarında çok miktarda “kefere”den söz ediliyor. Kayseri’nin güneyinde Karatay vakfiyesininkilerden de, bu kez iskân sahası nahiyelere ait olmak üzere, Müslümanlarla Hristiyanların yan yana bulunduklarını öğreniyoruz. Seyyahların ifadelerine göre de açık arazide gerçek köylünün büyük ekseriyeti Hristiyan’dı. Rubruckus, bu asırda Küçük Asya’da yerli Hristiyan unsurun Türklerden on kat kalabalık olduğunu anlatıyor.[96]
Bir ölçüde iki şeyi tefrik etmek gerekir: Türkleştirme ve İslâmlaştırma; ikincisinde mutlaka Türkleştirme olmadan daha genel manada imtisas vaki oluyor. Yaylalarda, sınırlarda “Türklük”e sadık kalan Türkmen’ler var. Kentlerde de, çok karışık kanlı, daha ince uygarlığa sahip, geniş ölçüde İranlılaşmış ve bu “Türk”lere hor bakan bir sekene var. Bu sonuncu topluluğun kültürü eski dillerde, biraz Arapçada, biraz Farsçada ifadesini buluyor. Bir gerçek “milli” birlikten bahsetmek güç: Türkmen’ler çoğu kez Selçuklu idaresinin şehirlileşmiş, Türklükten ayrılmış Müslüman unsurlarını düşman gibi görmüşlerdir. XIII. yy. sonunda vaki Baba İshak olayı bu zıddiyetin bir sonucudur.
Türkmen’lerle şehirliler arasındaki kuvvetler münasebeti Moğol istilasıyla değişecektir. Selçuklu idaresinin tedricen yok olması ve yerini, muayyen merkezler dışında Moğol idaresinin müessir şekilde almaması keyfiyeti, müstakil Türkmen beyliklerinin doğmasını intaç etmiştir. Bunların büyümesi bir nevi “Türklüğün büyümesi” manasını istilzam ediyor. Karaman beyi 1277’de Türkçeyi yeniden devlet dili yapıyor (beyliğin çapı, o günkü Türkçe ile yetinme olanağını sağlamış olmalı).
Kaba hatlarıyla ters yönde iki süreç tebarüz ediyor: Selçuklu devletinin merkezî bölgelerinde ve bilhassa büyük şehirlerde İslâmlık (Selçuklu’luk-İranlılaşma) taşkın ve çoğu zaman Türkleşmeye takaddüm etmiş; bozkır yaylaları ve Bizans sınırlarında Türklük belirgin ve İslâmlaşmanın önünde gidiyor. XIV. yy.da Beyliklerin ve özellikle Osmanlı’ların batıya doğru açılması Türkmen cephesinin eseri olmakla beraber bu Türkmen’ler, kuracakları imparatorluğun teşkilâtı için elzem olan bu İslâmlaşmış unsurları da beraberlerinde sürüklemişlerdir.
Moğol istilâsı ve himaye sisteminin teessüsü ile ve bilâhare Ankara Muharebesi’nin kahramanı olarak meşhur olmuş Timurî Tatar’lara gelince bunları her şeyden evvel Orta Asya menşeli gruplar olarak tanımlamak gerekir. Hal böyle olunca geri giderek bunların büyük selini teşkil eden unsurları görelim ve hemen, tarihçilerin bunlardan “Türk-Mogol kabileleri” şeklinde söz ettiklerini belirtelim, inkıyat altına aldıkları Orta Doğu bölgelerini idare etmek amacıyla İran merkez olmak üzere kurdukları ve “İran Moğol’ları” olarak da bilinen İlhanlı Devleti hakkında B. Spuler “…Gazan (1295-1303) çoğunluğun dinini kabul etmiş ve … fatih unsurla tabî unsur arasındaki uçurumu ortadan kaldırmıştır. Belki bu suretle, uzun bir süre için o zamana kadar mevcut devlet sistemlerine hiç uymayacak bir Türk-İran (zira Moğol unsuru Türk unsuru içinde günden güne eriyip kaybolmakta idi) cemaati teşkil edebilecek ve belki de kültür ve sanat bakımından daha çok İranlılığı, askerlik bakımından da Türklüğü temsil ve Yakın Şark’ın inkişafını başka bir yöne çevirebilecek olan büyük bir devlet kurulmuş olacaktı” diyor.[97]
Moğol’ların Batıya doğru hareketlerinde Türk’ler başrolü oynamışlardı. Cengiz Han ordusu askerinden çoğu Türk’tü, İbn-ül Asîr yarıdan fazlasının Türk olduğunu söyler. Buna dair hayli de misal zikredilebilir.[98] O devirlerde Orta Asya’nın doğu tarafında olduğu kadar batı bölgelerinde de Türkleşmiş Moğol kabilelerinin önemini belirtmek gerekir.[99] Altınordu’nun da İslâmlaşması bahis konusu olduğunda daima Türk-Mogol çevreleri, özellikle göçebeleri kastedilmiştir. Bilhassa Hârizm Altınordu gezgincilerinin (ve her şeyden önce hâkim feodal çevrelerinin) İslâmlaşmasında bu çevreler çok etkili olmuştu.[100]
İslâmlık Moğol’ların Türklük içinde eriyip gitmesini tamamladı, İlhanlı Devleti inhilâl ettiği gün bir Türk devleti olarak göçtü.[101]
Çok özetle ve olabildiği kadar bu kitabın konusuyla ilgili tarihi anları seçerek (moments historiques) işbu Türkiye’nin oluşması olayına sahne olan topraklarda, bu olayların cereyan ettiği tarihlerden çok daha öncelerinden itibaren bütün bunlara seyirci ya da dâhil olmuş Yahudi vardı. Bunların buralara gelişleri ve muahhar davranışlarının öyküsünü aşağıda anlatacağız.
“Ambarlar doldurdular tahıl kamu
Ol yedi yıl bay ü yoksul ey amu”
diye dize düzmüş, XIII. yy. şairlerinden Şeyyat Hamza, “Yusuf ile Zeliha”nın manzum muaşaka öyküsünde. Bir yüzyıl sonra, Aydınoğlu Mehmet Bey adına Arapçadan “Kısas-ı Enbiya” çevriliyor. “Kitabın konusu, yaradılış öncesi, yaradılış ve peygamberlerin menkıbeleridir. Bundan da iki satır: ‘Pes Yusuf eğitti: işbu ucuzluk yıllarda çok ekin ekesiz ve dahil (tahıl) getüresiz ve ambarlar ve hazineler doldurasız’…”
Aradan bir yüzyıl daha geçecek (XV. yy.a varılacak) ve Mehmet bin Süleyman adlı biri 1427 (831) yılında Arapçadan “Hayat-ül – Hayvan”ı tercüme edecek: “Kaabil ekinciydi tiz tahıl getirdi. Hâbil koyuncuydu koç getirdi” diye anlatılıyor bunda.
“…Ve Fir’avn üzerine tahıl bitim ve kurbağa ve çekirge leşkerin havale kılup…” diye anlatılıyor Yahudi’nin intikamı, Semerkant’lı Ebülleys Nasır bin İbrahim’in “Tefsir-i Ebilleys”ın XV. yy. şair ve bilginlerinden Germiyan’lı Ahmet Dâi tarafından yapılan tercümesinde.[102]
Ve Yahudi, Ahd-ı Atik’i, doğruca ya da Hristiyan geleneği veya İslâm yoluyla, gördüğümüz gibi oluşmuş “Türkiye” Türküne öğretmişti.
[1] Bkz. Burhan Oğuz.- op. cit., C. I, s. 61 ve dev.
[2] L. R. Palmer.- Mycenaeans and Minoans, London 1965, s. 29-31.
[3] P. Garelli.- Le Proche-Orient Asiatique. Des origines aux invasions des peuples de la mer, Paris 1969, s. 146.
[4] N. Adontz.- Histoire d’Arménie, Paris 1956. s. 47; P. Garelli. — op. cit. 220.
[5] P.Garelli.- op. cit., 317.
[6] R. Dussaud. — Prélydiens, Hittites et Achéens, Paris 1958, sah. 22-23.
[7] M.Claude ve F. A. Schaeffer. — Archéologie de l’Asic Occidentale, in Anadolu Araştırmaları, II/1-2. 1965, sah.
418-422.
[8] R. North. — Some links between the Hurrians and the Language of the Exodus, in ibd:, sah. 343-348.
[9] Minorsky. — İA., mad. “Kürtler”.
[10] Abûl Faraç Tarihi I, terc. Ö.R. Doğrul, Ankara 1945, sah. 74.
[11] D. D. Pilbeam. — Man’s earliest ancestors, in Science Journal III. Febr. 1967.
[12] D. Brathwell. – Where and when did man become wise, in Discovery XXIV, June 1963.
[13] Çitlenbik (celtis autralis) şarabı. J. Mellart. — Çatal Hüyük, une des premiéres cités du monde, İsviçre 1971. sah.
224-225.
[14] İlk kez volkanik cam (obsidian) aynalara Çatal Hüyük’te rastlanıyor, ibd. 22.
[15] D. Kirkbride. — The Pre-Pottery Farmers, in Discovery XXIII, July 1962.
[16] Bir nevi yeşim taşı, tabiî magnezyum-demir ve kalsiyum silikatı.
[17] J. Mellaart. — op.cit. 227.
[18] U. Bahadır Alkım. — ANATOLIE I, Archaeologia Mundi, sah. 38.
[19] J. Mellaart — op. cit. 25 ve 219.
[20] J. Boulos. — Les peuples et les civilisations du Proche-Orient. Essai d’une histoire comparée, Leiden 1961, s. 2l.
[21] A. Moret. — Histoire de l’Orient, II, sah. 803. J. Boulos tarafından zikredilmiş, sah. 96.
[22] L. Delaporte. — Le Proche-Orient Asiatique, sah. 67. J. Boulos tarafından zikredilmiş, sah. 98.
[23] J. Boulos. — op. cit. 98.
[24] R. Dussaud. — op. cit. 65-66.
[25] ibd. 26-27.
[26] R. Dussaud. — op. cit. 30.
[27] E. A. Speiser. — The Hurrian Participation in the Civilisation of Mesopotamia, Syria and Palestine, in JWH 1/2,
1953.
[28] R. Dussaud. — op. cit. 56.
[29] Herodotus. — The Histories, 1/94.
[30] A. Piganiol. — Les Étrusques, peuples d’Orient, in CHM 1/2. 1953 ve A. Ribard. — La prodigieuse histoire de
l’humanité, Paris 1947, s. 66-7.
[31] M.Ö. Vl. yy.ın büyük ibrani peygamberi.
[32] R. Dussaud — op.cit. sah. 22-23.
[33] H. Balıkçısı. — Anadolu’nun sesi, İst. 1971, s. 19.
[34] J. Boulos. — op. cit. 257,380 ve 391.
[35] The Cambridge History of Judaism, Vol 1, Cambridge 1988 s. 378.
[36] A. Ribard. — La prodigieuse histoire de l’humanité, Paris, 1947, s. 53.
[37] P. Garelli. — Le Proche-Orient Asiatique, sah. 220.
[38] İskender’in Gordium’da çözemeyip kılıcı ile kestiği düğüm bu düğümdür. “Kör düğüm” sözü ile “Gordium” arasındaki benzerlik de dikkati çekiyor.
[39] “Yunanistan” buradan gelir.
[40] G. Contenau. — La Civilisation Phénicienne, Paris 1949, sah. 72.
[41] İzmir’le Ephesus arasında Colophon kentinden.
[42] Hepsi Miletus’lu.
[43] Ephesus’lu.
[44] Trakya’da İyon’lular tarafından kurulmuş, Abdera’lı.
[45] Urla yanında Klazomen’li (Kilizman).
[46] Sisam’lı.
[47] H.Balıkçısı.— op. cit. 56-61.
[48] S. Moscati.— L’Orient avant les Grecs, Paris 1963.
[49] G. Contenau.— La Civilisation des Hittites et des Hurrites du Mitanni, Paris 1948, s. 37.
[50] P. Masson-Oursel.— La Pensée en Orient, Paris 1949, giriş.
[51] ibd. 65 infra.
[52] G. Contenau. — La Civilisation Phénicienne, sah. 47.
[53] A. Ribard. — op. cit. sah. 72.
[54] HM.II/1, sah. 47.
[55] Bu asker İskender’inki kadar başarılı olmaktan uzak kaldı. Birkaç yıl sonra Alparslan çıka geldi… S. Vryonis. – The decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the process of Islamisation from the eleventh through the fifteenth century, Los Angeles 1971, s. 87.
[56] R. Grousset. — L’Empire du Levant, Paris 1949, s. 46.
[57] M. Goloğlu.— Anadolu’nun milli devleti Pontos, Ank. 1973, s. 54-5.
[58] L. Robert. — Noms indigénes dans l’Asie Mineure Gréko-Romaine, Paris 1963, s. 418-9.
[59] X. de Planhol. — De la Plaine Pamphylienne aux Lacs pisidiens. Nomadisme et vie paysanne, Paris 1958, sah. 74-75.
[60] R. Sayme. — Torosların muntazam işgali, in III. TTKg, sah. 570-576, 1943.
[61] R. Grousset. — op. cit. sah. 61-64.
[62] A. A. Vasiliev. — Histoire de l’empire Byzantin, Paris 1932, I. sah. 106-112.
[63] Süryanî Mar Yeşua. — Vakayiname, İstanbul 1958, sah. 52 ve dev.
[64] Vasiliev. — op. cit. 119.
[65] Bizans’lı yazar Theophylacti Simocattae, Historiae, in ibd. sah. 140.
[66] ibd.
[67] Tanrı Buyruğu. — Terc. Ömer Rıza Doğrul, İstanbul 1947.
[68] A. A. Vasiliev. — op. cit. sah. 263.
[69] H. Hüsamettin. — Amasya Tarihi, II, sah 212.
[70] Vassiliev – op. cit. 362-363.
[71] L. Musset. — Les Invasions. Le Second Assaut contre l’Europe Chrétienne, Paris 1971, sah. 86; W. Barthold. — Histoire des Turcs d’Asie Centrale, Paris 1945, sah. 50.
[72] VassiIiev. — op. cit., s. 288-9.
[73] L Musset. — op. cit, s. 94.
[74] Bahis konusu bölge Mesia (Latince Moesia) olup kısmen Bulgaristan ve eski Trakya’ya tekabül eder. Bilhassa Trakya menşeli ve kısmi olarak da Cermen ırkından olan kabilelerle meskûn bu yerler sırasıyla İranlılara, Trakya Odris’lerine ve nihayet Romalılara baş eğmişti. Aurelien zamanından itibaren bilhassa Goth istilâsına uğramıştı.
[75] S. Vryonis. — The Decline of Medieval Hellenism, sah. 1-25.
[76] Bkz. W.M. Ramsey. — Anadolu’nun Tarihî Coğrafyası, İstanbul 1961.
[77] S. Vryonis. — op. cit., sah. 25-43.
[78] Mükrimin H. Yınanç. — Türkiye Tarihi. Selçuklular Devri Anadolu’nun Fethi, İstanbul 1944, sah. 162 ve dev.
[79] S. Vryonis. — op. cit. sah. 44.
[80] E. Kirsten.— Kappadokya’nın muahhar İlkçağda sosyal yapısı, in V. TTKg sah. 60-63.
[81] M. H. Yınanç. — op. cit. sah. 162 not N. Adontz da (Histoire d’Arménie, sah. 270-275) bunları kısmen Mitanni Hurrilerine nispet ediyor. Keza bkz. S. Der Nersessian. —The Armenians, Norwich 1969, sah. 15, 20.
[82] Norman istilâsından sonra (1066) çok sayıda Anglo-Saxon İngiltere’den hicret edip Bizans’a sığınmış ve Basileus ordularında vazife almıştı (A. A. Vassiliev, op. cit., II, sah. 141).
[83] S. Vryonis. — op. cit., sah. 53.
[84] Bu sonuncu sözcük üzerine dikkatimizi çeken, arkadaşımız Ersin Alok olmuştur.
[85] X. de Planhol. — De la Plaine Pamphylienne, sah. 84.
[86] W. Barthold — F. Köprülü. — İslâm Medeniyeti Tarihi, 1962, sah. 84.
[87] S. Moscati. — op. cit. sah. 192.
[88] M. Sencer. — Dinin Türk toplumuna etkileri, İst. 1968, s. 45.
[89] G.Clauson. — An etymological dictionary of pre-thirteenth-century Turkish, Oxford 1972, mad. “tatik” (s. 453. “Tat”; esas itibariyle (aşağılayıcı olarak) “yabancı, ecnebi” anlamındadır.
[90] D. B. Macdonald. — Şu’ûbiye, in İA ve P. Mottahedeh. — The Shu’ûbiyah controversy and the social history of early Islamic Iran, in IJMES VII/2, 1976.
[91] Burada bahis konusu olan “bel’ etme” keyfiyetinin bilhassa “hükümet etme şekli” bakımından olduğunu peşinen açıklamak isteriz. Zira asırlara rağmen Asya “sivrilikleri” her yerde kendini göstermektedir.
[92] R. Grousset. — L’Empire des Steppes, Paris 1960, s. 196.
[93] G. Clauson. — op. cit., s. 542.
[94] DLT I/350-l.
[95] I. Mélikoff. — Gazi Melik Danişmend et la conquéte de Sivas, in Selçuklu Araştırmaları Dergisi IV, 1975.
[96] Cl. Cahen. – Pre-Ottoman Turkey, N.Y. 1968, sah. 147,154.
[97] B. Spuler. — İran Moğolları, Ankara 1957, sah. 8.
[98] Bkz. T. H. Balaoğlu. — Edremit civarında Türk aşiretleri, in II. TTKg. sah. 925 ve dev.
[99] W. Barthold. — Histoire des Turcs d’Asie Centrale, sah. 168.
[100] A. Y. Yakubovskiy. — Altın Ordu ve inhitatı, İstanbul 1955. sah. 145.
[101] B. Spuler. — op. cit., sah. 494-498.
[102] Bkz. TS, mad. “tahıl”.